Akşamüstü. Baharın tüm kokuları sokağı kaplamış. Bir hayal ülkede gibi insan, gri kıştan sonra.
Fakat o da ne.
İki delikanlı ellerinde el arabaları.
İçinde moloz, taş ve toprak.
Karşımızdaki el kadar ormana atmaktalar. Gözlerime inanamadım.
Hemen dehşetle müdahale ettim.
- Çocuklar, ne yapıyorsunuz, hiç ormana moloz dökülür mü?
Delikanlılar bu dehşetli halime şaşırıyorlar:
- Nereye dökecektik.
- Ama orman hepimizin ortak değeri. Siz hangi hakla bu doğal bitkilere, çiçeklere, ağaçlara zarar vermektesiniz.
Zaten sinsi bir işgal ordusu burayı yok etmek için pusuda.
Gece yarısı ağaç kesmekteler. Yıllardır ne mücadele veriyorum, bu küçük orman dilimini koruyabilmek için. Böyle yaparsanız, çocuklarınız çölde yaşayacaklar".
Dinlemiyorlar bile beni.
Başka çarelerinin olmadığını, dökmek zorunda olduklarını söylüyorlar.
Nerdeyse üzüntümden ağlayacağım, ama güçlü olmam lazım.
Hiç başvurmadığım bir yöntem geliyor aklıma. Kendimden utanıyorum ama o şedid cümleyi söylüyorum:
- O zaman polis çağırırım.
Tesiri olacağını sanmıyordum, son çaremdi, insanları üniforma ile korkutmak.
Ne ki etkili oluyor.
Anneleri geliyor, kibarca izah ediyor, izin vermemi, zira bahçeye kamyonun giremediğini, başka dökecek yer olmadığını.
Çocuklarla çıkıp bir fizibilite yapıyorum.
Küçük ormanın alt ucundan birileri funda toprağı aldığı için adeta eti kopartılmış gibi bir kısmı boştu, oraya dökebileceklerini gösterdim.
İsterseniz burası uzak, yoruluruz derseniz, ben size yardım edebilirim, dedim.
Utandılar. Özür dilediler.
Size okulda, öğretmenleriz çevre bilinci vermiyor mu dedim, sustular.
Belli ki aileleri de vermemiş. Bu lüks villaların sonradan görmüş zenginleri, kültür ve çevre bilinci yoksulu olduklarını, çöplerini ormana atarak, belli etmekte idiler.
Çocuklara, "Bir düş müydü çocukluğum" adlı romanımı imzaladım, kitap artık gençlerin ilgisini çekmiyor, okumazlar diye korktuğumdan, poşetin içine iri bir çikolatayı yerleştirmeyi ihmal etmedim.
Bu kitapta, çevre bilincinin daha çok küçükken verildiğini anlattım.
Mini konferansım etkili oldu.
Sağ olsunlar, ormandan funda toprağı çalanların açtığı boşluğu özenle doldurdular.
Benim şaştığım, evde yoktum, yüzlerce araba moloz atılmış ormana, sokak sakinlerinden biri de çıkıp, yapmayın çocuklar dememiş.
Ne duyarsız bir milletiz, sanki kendileri yetiştirdi o yüzlerce yıllık ormanı.
Anlatınca ikna oldular oysa.
Benim çocukluğumda, boğaz semtleri bir köy gibi sakindi.
Uçsuz bucaksız araziler vardı.
Alt sokakta büyük bir arsa vardı.
Orada semt kasabı; inek, koyun keserdi, etraf boş olduğu için.
Kimsenin sesi çıkmazdı ama o arsaya bakamazdım, oradan geçemezdim, hayvan cinayeti işlendiği için.
Rahmiye Hanım teyze isimli bir yaşlı hanım; o kasapla çok mücadele etti, o arsada hayvan kesmenin etik olmadığını anlattı, kendisinin hayvancıklara üzülüp, moralinin bozulduğunu iletti, resmi mercilere başvurdu, sonunda o kasap tası tarağı toplayıp gitti.
Çocuklar da, korku vadisinin kötü görüntüsünden kurtuldular.
Nedense bazı şeyler bizi ilgilendirmez anlayışında, çoğumuz.
Yine çocukluğumda, Üsküdar da "Deli Naciye" isimli bir kadın vardı. Peşine taktığı yüzlerce kedi ile esnaftan, hayvancıkları için ciğer parası toplardı.
Nur içinde yatsın, deli Naciye bu iyiliği yapmasaydı, asil Osmanlı kedilerinin soyu bile tükenebilirdi.
Şimdi Üsküdar'da ne zaman bir kedi görsem, deli Naciye'nin büyükannesini açlıktan koruduğu için onun hayatta kalabildiğini anımsar, kadıncağıza rahmet okurum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



