Hayatınızı otokritik ettiğinizde, çevrenizden öğrendiğiniz bilgi ve tecrübelerin, faydalı ya da zararlı davranış kalıplarının kitaptan öğrendiklerinizden çok daha fazla olduğunu görürsünüz. Olup biten olayları bilinç düzeyinde değerlendirdiğinizde, hayatın bizzat kendisinden çok şey öğrendiğinizi fark edersiniz.
Biz insanlar, yaşamla ölüm arasındaki o yol kavşağında sadece iyi şeyler öğrenmeyiz, hayatımızı karanlığa sürükleyecek girizgahları da burada tanır ve burada tercih ederiz. Yani, iyiyi de, kötüyü de, doğruyu da, yanlışı da burada hayatın içinde öğreniriz.
İnsan mekanizması, yapısı gereği bir durumdan diğerine uyum sağlayabiliyor. Bu bağlamda, insanlar, yaşadıkları olumsuz hayat şartları dahilinde bazı çaresizlikleri de öğrenerek, kendilerini, elde edebilecekleri fayda ve çözüm yollarına kapayabiliyorlar. Öğrenilmiş çaresizlik olarak ortaya çıkan bu durum, sorunların içinden çıkma şansı olduğu halde kişiyi o dar kavşakta bırakıyor ve çözüm yollarını engelliyor. Öğrenilmiş çaresizlik, organizmanın yaşadığı bir sorunun üstesinden gelemeyeceğine inandıktan sonra, bu konuda çeşitli imkanlara sahip olduğunda da gerekli mücadeleyi yapmamasıdır. Daha açık bir ifadeyle, kişinin yapamayacağı üstesinden gelemeyeceği, bir sorunu kabul etmesi ve bu konuda çözüme ulaşacak güce sahip olduğunda da harekete geçmeyip teslim olmasıdır.
Yıllar yılı, özgürlüğü hiç tanımamış, köle doğmuş, köle ölmeye mahkum edilmiş zencilerin, özgürlüğe kavuştuklarında da, bu hayatı tercih etmeyip yine efendilerinin yanında hizmet etmeye razı olmaları öğrenilmiş çaresizliğe bir örnektir. Burada, kişi ilk dönem yaşadığı zorbalığa karşı çıkıp bu durumdan kurtulmak istiyor fakat karşılaştığı ağır baskılar sonucunda bunu yapamıyor ve zaman içinde, yaşadığı çaresizlik hayatının bir parçası oluyor, fiziksel ve ruhsal mekanizması buna uyum sağlamaya zorlanıyor. Bir zaman sonra özgürlüğün kapıları açılsa da onlar öğrendikleri o çaresizliğin içinde kalmayı tercih ediyorlar. Modern dünyanın sorunları insanları bir çok konuda öğrenilmiş çaresizliğin içine itiyor. İnsanlar, iş ortamında, evlerinde, okullarda, aile içinde... çaresizliği öğreniyorlar ve bundan kurtulma imkanlarına ulaştıklarında da, bir tepki vermez hale geliyorlar. Patronundan sürekli baskı görüp susan bir adam, patronu işyerinden ayrıldığında da, burada bulunan kimselere karşı haklarını savunamayan ve kendini ifade edemeyen biri olarak yaşamaya devam edebiliyor. Vaktiyle çalışmak istediği halde eşi izin vermediği için bu isteğinden vazgeçen bir bayan danışmanım, eşinin kendisini terk etmesi sonucunda, çalışma ihtiyacı hissediyordu fakat buna bir türlü cesaret edemiyordu. Öğrendiği bir yaşam tarzı vardı ve bu durumdan çıkmak onu korkutuyordu . Bir halden diğerine geçmek bir değişime ayak uydurmak bazı zorlukları da beraberinde getirir. Böyle durumlarda hayat olduğundan daha zor görünür. İnsan dış dünyaya çıksa orada kendisini yutacak dev bir canavarın beklediğini sanır. Sonra yine geri döner ve öğrendiği çaresizliğin içine çekilir.
Yaşadığımız hayat şartları, yoksulluk, ailevi ilişkilerimiz bizi böyle bir yoksunluğun içine, öğrenilmiş bir çaresizliğe itmiş olabilir fakat dinimiz bize, çalışmayı mücadele etmeyi tavsiye ediyor. İhtiyaçlarımıza ulaşabilmek için, motiv güçlerimizi harekete geçirerek, bu durumdan kurtulmaya çalışmalıyız. Bu potansiyel içimizde var... Nasıl ki, çaresizliği öğrenmişsek, çareler üretmeyi, çözüme ulaşmayı da öğrenebiliriz. Bunun için, yaşadığımız sorun ne olursa olsun, buradan çıkmak ve çözümler üretmek zorundayız. Bu aynı zamanda insani bir sorumluluktur. Zira her nesil, kendi yaşam deneyimlerini ve tecrübelerini bir sonraki nesile bırakmakla yükümlüdür. Bu nedenle kendimiz için ve gelecek nesiller için, doğru bir hayat yaşamaya mecburuz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



