Obama ABD Başkanı olduğundan beri kendisine duyulan güveni hızla tüketen bir lider oldu. Sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada bu tükenişi hızla devam ediyor. Örneğin kendi ülkesinde bu güven yüzde altmışlar seviyesinden yüzde kırklara kadar geriledi. Anlaşılan o ki sağlam durup kendi kararlarını geniş bir vizyona sahip olarak alamadığı sürece bu eriyiş ve hatta tükenişi durmayacak.
Başkan olmadan önceki yaşam öyküsüne bakıldığında, ailesi ve yaşamı hakkında kaleme aldığı kitapları incelendiğinde, böylesine ruh haline sahip bir insanın dünyanın bir numaralı süper gücünü yönetmekte sıkıntı yaşayacağı zaten ön görülmüştü... Nitekim şu anda bu öngörüler artık öngörü olmaktan çıkmış gerçek olma yolunda önemli mesafe almıştır.
Obama'nın Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerden sonra İsrail'e karşı tutumu ve samimi görüntüler verme telaşını yaşaması onun liderliğinin ne kadar zayıf olduğunu ortaya koymuştur. Obama'nın iç politikadaki gücünün önemli bir kısmının Yahudi lobisinden gelmekte olduğunu ve onlara vefa borcu duyuyor olması son derece doğaldır. Fakat hiçbir gerekçe Mavi Marmara baskınından ve dokuz Türk vatandaşının şehit edilmesinden sonra İsrail'e olan ve adeta yaranmaya doğru iğrençleşen bu tavrını kesinlikle unutturmayacaktır.
Bakınız ABD Başkanı nasıl derin bir yanılgı içinde... "(Türkler) Eğer kendilerini Avrupa ailesinin parçası olarak hissetmezlerse, başka yerlerde ittifak ve iltisaklara bakmaları sonucunun doğması tabiidir." diyor. Türkiye'nin dış politika vizyonu AB'ye alınıp/alınmamaya göre bağlantılı olacak şekilde nasıl bu kadar basit değerlendirilebilir. Gerçi her ne kadar sadece bu faktörün tek neden olmadığını ifade ediyor olsa da, bu açıklama olaya derin bakılmadığının ve bizim henüz iyi tanınamadığımızın bir örneğini teşkil ediyor...
Bu açıklamasıyla Obama, Türkiye'nin eksen kaymasını önemli oranda kabul etmekle birlikte, aynı zamanda Batı tarafından kazanılma/kaybedilme arasında bir yerlerde bulunduğunu ima etmesi olaya dış politika bakımından ne kadar sığ baktığının diğer bir ispatıdır... Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere dünyanın Türkiye'yi anlamakta çok zorlandığı görülüyor. Hem anlamıyorlar, hem de bu bağlamda çok somut ve akıllı bir araştırma yapmaktan mahrum halleriyle zihinsel özürlü görünümü veriyorlar.
Obama'nın başkan seçildikten sonra dünyaya ilk önemli mesajını Türkiye'den vermek istemesi ve İslam âlemini buradan etkimeye kalkışması ne kadar başarılı bir diplomatik ataksa, şimdi Türkiye ve İslam dünyası hakkında kazanılacak/kaybedilecekler ikilemi sığlığında düşünmesi, derinlikten yoksun ve anlamlı olmayan açıklamalarda bulunması aynı şekilde o kadar talihsizdir... Bu gel gitlerden kurtulamadığı sürece ABD Başkanı Obama, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada ABD çıkarlarını ve onun hak ettiği imajını istenilen seviyeye yükseltemez. Bu durumda ne yazık ki onun lider olamayan/olmayan yapısından köken almaktadır.
Bakınız Obama, 8 Temmuz'da bir İsrail televizyonuna verdiği röportajda İsraillilerin kendisi hakkında tedirginliğini gidermek, onların gazını almak ve kendisine duyulan hayal kırıklığını bertaraf etmek için ne diyor: "Bunun bir kısmı benim Müslüman camiaya açılım yapmış olduğum gerçeğinden kaynaklanıyor olabilir. Ve bence bazen, özellikle Ortadoğu'da, 'düşmanımın dostu benim düşmanım olmalı' duygusu var. Meselenin aslı şudur ki; benim Müslüman camiaya açılımım tam olarak İsrail ve Batı'ya karşı saldırgan/düşman Müslüman dünyadan gelen husumeti ve tehlikeleri azaltmak amacıyla dizayn edilmiştir."
Yani Obama samimi olmadığını, aslında bu açılımı bir bakıma Batı dünyası ve Yahudiler için yapmakta olduğunu itiraf ediyor. Bu bizim açımızdan sürçilisan olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. Hakikaten dünyanın bir numaralı süper gücünü yönetmenin ve dengeleri her bakımdan gözetmenin ne kadar da zor olduğu gerçeği böylelikle ortaya çıkıyor ve bu kadar zorlu bir göreve Obama'nın henüz hazır olarak gelmediğini gösteriyor. Başkan maalesef koltuğunu dolduramıyor. Bu yüzden ondan beklentilerimizi çok sınırlı tutmamızda fayda var. Çünkü o, hem kendi zihin dünyasında, hem de gerçekler arenasında güçlü bir lider değil...
Aynı röportajda Obama, Hüseyin ismine sahip olmasının ve Endonezya'da geçirdiği çocukluk yıllarından dolayı Müslüman olduğuna dair şüphelerden kendisini temize çıkarmaya çalışıyor. Bu öz geçmiş ve ismin Yahudiler ve Batı dünyası için tedirginlik oluşturmasına karşın başkan olduğunda Türkiye ve Müslüman dünyada geleceğe dair daha olumlu bir görüşün ortaya çıkmasına neden olmasına açıklık getirmeye gayret ediyor. Böylelikle Obama, şimdi ve gelecekte aslında kimseye yâr olmayacak kadar liderlik karizma ve vizyonundan mahrum olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkarıyor. Zaten onun İstanbul konuşmasında kişisel gelişime dair standart ve basmakalıp yavan pek çok cümle kullanması akıl sahiplerince kendisinin gelişme sürecini henüz tamamlayamadığını göstermiş ve samimiyeti hakkında şüphelere neden olmuştu.
Şimdilerde artık Obama'nın ipi pazara çıkmış, rengi belli olmaya başlamıştır. Bu renk aslında kimseye yâr olmayan renk bile değildir. Bizatihi renksizliktir. Onun ipiyle kuyuya inilmeyeceği ve bu ipe güvenerek asla yola çıkılmayacağı ayan beyan belli olmuştur. Bu gerçek ne yazık ki herkes için geçerlidir. O, dünya insanlığının aşındığı bu süreçte ne Yahudilere ne de Müslümanlara kendisini kabullendirebilecektir... Nitekim Brezilya ve Türkiye'ye gönderdiği mektubuna bile sahip çıkamayarak ve bu mektuba uygun yaklaşım içinde bulunan iki ülkeye yazdıklarını ve isteklerini ciddiye alamadığını göstererek, kolay manipüle edilen ve etki altına alınan yapısıyla iyi bir dünya lideri olamayacağını ispatlamıştır.
Tüm bunlara rağmen Obama gelmiş geçmiş ABD başkanları içinde belki de en iyi niyetli başkan olabilir. İyi niyeti akıllı ve zeki olmasından değil, henüz kendini gerçekleştirememiş olmasından bilinmelidir. Duygusallığı ve yazarlık yönü, aile hayatına verdiği önem bunu kısmen açıklıyor. Fakat bu iyi niyeti geçmişinden gelen izlerle, şimdi yaptığı hatalarla güçlü ve muktedir bir devlet başkanı olmadığı gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Korkaklıkla liderlik bir arada bulunmaz. Keşke Türkiye'yi anlayabilme ve onu kazanmanın gerçek yolunun adaletli, cesur, samimi ve güçlü bir karar verme sürecinden geçtiğini, bunun için de objektif karar verirken hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini anlayabilmiş olsaydı... İşte o zaman başka bir bahara ötelediğimiz umutlarımız belki yeniden canlanabilirdi.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



