Önce oldukça 'iri' bir soruyla, bu yazıyı okuma kararlılığı gösteren herkese 'iyi' bir yumruk atmalıyım: Devlet, iyiliği bulmak ve kurmak için mi, yoksa kötülüğü önlemek için midir? Uzun zaman önce kendi kendime sorduğum bu sorunun peşinde koşarken, İmam Gazali'nin neredeyse bütün siyaset felsefecilerinden ayrılarak "kötülüğü engellemek içindir" cevabıyla karşılaştım. Hemen bütün siyaset felsefecilerinin bu soruya farklı şekilde cevap vermesi ve bu soruyu, yazının ilk cümlesi yapmış olmam bizi artık sadece şu gereklilik yönüyle ilgilendirmelidir: Devlet üzerine düşünmek!
Sadece devlet değil elbette. Adalet, yasa, otorite, yönetim, yönetici ve sair bağlamlarıyla birlikte 'toplum' olmanın ve 'devlet' kurmanın özüne ve esaslarına yönelik düşünceler de üretmek zorundayız. Kabul etmeli ki, biz Müslümanlar, uzun zamandır 'bunları' düşünmeyelim ve konuşmayalım diye çeşitli klikler, örgütler, yapılar ve cemaatler tarafından her cepheden sarılmış durumdayız. Bu kuşatma, bizi, 'esas' olanı düşünmekten alıkoymuş ve bugün halihazırda uygulanan 'dünya düzeni' içerisinde 'savaşıyor gibi yapmaya' ikna etmiştir. Artık masaya oturmaktaki kararlılığımız nispetinde, masada oynanan oyunu da reddetmemiz gerekiyor.
Türkiye'de yaşayan insanlar olarak bizlerin, neredeyse yüz yıldır 'düşünmeyi' ve 'konuşmayı' vesile kılarak yapabileceğimiz işlerden beri olduğumuz söylenebilir. İkinci Meclis'in açılmasından bu yana geçen zaman zarfında, istisnaları saymazsak, düşünmekten ve konuşmaktan [bir devlet politikası olarak] yıldırıldığımızdan söz edebiliriz. Uydurulan bir modele, bir halk inşa edebileceklerini zannedenlerin çıkardıkları gürültüyle, Allah Resulü ve aziz dostu Sıddık'ın Medine'ye teşrifinde ilk defa okuduğumuz ve sonrasında tarih boyunca yüzyıllarca yükselttiğimiz o sesi kaybettik. Özellikle son yüzyıl, gürültünün ahengi kovuşuna tanıklık ederek geçmiş bir yüzyıldır.
Son yüzyılı, kötü çevirmenlerin kötü eserleri, bir numara olarak çevirip bütün bir millete dayatmasıyla geçirdik. Düşünme eyleminden yıldırıldığımız için düşünmekten uzak tutulduk ve bu boşluğun, Batı'nın siyaseti, ahlakı, sanatı, felsefesi, müziği ve eylemiyle doldurulmasını izledik. Bu kötü çevirmenler, işlerinde ne kadar mahir olduklarını söyleyerek, kendi 'dilimizde' okumak yerine, çevirileri okuma konusunda bizleri aldattılar. Bir seyirci olarak sadece izlememize izin verilen şeyleri izleyerek ve 'neden' ve 'nasıl' sorularını lügatlerimizden silerek yaşamaya alıştırıldık.
Son olaylar da [Mavi Marmara] iyice açığa çıkardı ki, 'gürültü' ile 'ahenk'in üzerinin örtülmesi [adı konulamasa da] artık büyük kitleler tarafından da reddedilmeye başlandı. Mesele, bir patlama noktasına geldi. Döndürülen 'Birleşmiş Milletler' adlı profesyonel tiyatro oyunun da 'İslam Konferansı Örgütü' adlı amatör tiyatro grubunun da hiçbir yaraya merhem olamayacağı ve hiçbir derde deva olamayacağı da büyük kitleler tarafından anlaşıldı. Dünyanın hali bu iken, akılsız kafalarla Avrupa'dan siyaset ve ahlak çevirmenin Türkiye'ye bir fayda sağlamadığı da artık iyice ortaya çıktı. [Bunu büyük bir iştiyakla umuyorum] İnsanlık, artık ahengin üzerini örten bu şeyin daha iyi bir ahenk olmadığını, bunun sadece ve sadece gürültü olduğunu fark etmeye başladı. Bu söylenebilir. Artık vicdanı olan herkes, Amerika'nın bir gürültü olduğunu fark etmiş durumdadır.
Bu fark ediş ilk defa, büyük bir iddia olarak, mübarek ellerin sahibi Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından cesamet kazandı; 'İkinci' Yalta Konferansı'nı toplamak zorundayız! Amaç da, hedef de, ufuk da bellidir.
Peki, bütün bunların Saadet Partisi'nin Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'la ve partisiyle ne ilgisi var? İşte bu ilgi münasebetiyle bu yazıya 'herhangi bir yorum' olarak bakmamak gerekir. Tüm bu yukarıda söylediklerimizi yıllardır söylenen 'klasik tespit cümleleri' sınıfından ayıran ve yapılması gerekeni mümkün bir gerçeklik olarak akıllarımıza yatıran tek şey Saadet Partisi'nin varlığıdır. Ve elbette bu varlığı, şahsında layıkıyla omuzlayan Numan Kurtulmuş'un siyasi vizyonudur.
Hem o vizyonun kurulması gibi hem de Saadet Partisi'nin Türkiye'deki siyaseti yeniden formatlama çabası gibi, Türkiye'de yaşayan insanların zihnine de güçlü bir format atılması için artık seslerin yükseltilmesi gerekmektedir. Seslerin yükseltilmesinden kastım çok açık; Müslümanlar olarak taleplerimizi her geçen gün artırmak! Türkiye'nin tek önemli sorunu işsizlik değil. Yeni bir anayasa başta olmak üzere, yeni bir yönetim anlayışı, yeni bir yasa anlayışı ve sınırları zorlayarak yeni bir devlet teorisi... Devlet ve toplum olarak bugüne kadar yürüdüğümüz yolun hiçbir santimi bizim için ideal hedefi içermedi. Anlamalıyız.
Fark etmemiz gerekir ki bizler, devlet deyince yalnızca 'state' kelimesini çevirmiş olmuyoruz dilimize. Devlet dediğimiz şey, bizim için kökü Eski Yunan'da olan şey de değildir. Adalet deyince, Zola'nın romanlarını anlamadığımız gibi, 'Justice' kelimesini de anlamıyoruz. İçinde adalet duygusu yer etmemiş Müslümanlar olarak, bütün bir toplumu adl'e boyun eğmeye davet ve ikna etmeliyiz.
İşte bu davetin çok net bir örneği ve merkezi olarak Saadet Partisi, ümidimizin son kalelerinden biridir. Onun alnı açık genel başkanı olarak Numan Kurtulmuş da bu ümidimizi yükselten güçlü bir sestir. Bu ses, hiç şüphesiz yepyeni bir ülkenin habercisi olabilecek bir sestir. Ülke derken, bir iklimden söz ediyorum elbette. İki yıl önce Numan Kurtulmuş'un genel başkan seçileceği kongreyle ilgili yazımda şöyle bir paragrafa yer vermiştim: "Saadet Partisi'nin müstakbel genel başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Türkiye'nin ve dünyanın tek umudu olan Millî kadroları heyecanlandıracak bir isimdir. Bunu ümit ediyorum. Millî kadroları, çıkmadıkları bürolarından, kapandıkları toplantı salonlarından çıkaracağına ve yeniden milletin kalbine döndüreceğine inanıyorum."
Geçen zaman zarfında çok net bir şekilde görmüş olduk ki, hakikaten Kurtulmuş ve ekibinin yönetimi, Milli kadroların, milletin kalbine tekrar dönebilmesinin yolunu en geniş anlamıyla açabilmiştir. Artık o yolu yürümekten ve zorlamaktan başka yapacak bir şey yok. İki yıl önceki yazımda "Saadet Partisi'nin müstakbel genel başkanı" dediğim Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'a bugün, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin müstakbel başbakanı' demeliyim.
"Yönetici; devleti, Allah'ın bir emaneti olarak görmek zorundadır" der, son filozof yöneticilerimizden Nizam'ül Mülk. İşte Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un kararlılığında hem toplumu hem de devleti, 'miras' ya da 'alın teri' olarak görmeyen iradenin, onu bir 'emanet' olarak ele almasını okuyabiliriz. Meseleler karşısında heybesinde 'emanet' taşıyan bu adamın temkinliliğini de itidalini de celadetini de doğru okumamız gerekiyor.
Henüz ve hâlâ yirmili yaşlarını devirmemiş bir adamın konusu olarak da ele alınabilecek bu yazıya, bir de tavsiye eklemeliyim: Devlet işlerinin yönetilmesinde, zamanın bilginlerine / âlimlerine / ariflerine danışılmasını isteyen Gazali; "Bu, yöneticiler için ihtiyaçtır" der. Âlimlerden ve ariflerden bir heyet, 'sorulmak' üzere sabit tutulmalıdır.
Tüm bunlardan sonra Saadet Partisi'ne ilişkin şu cümleyi de bu metne iliştirmeliyim: İsmet Özel'in 70'li yıllarda MSP ile ilgili kurduğu bu cümle hayati anlamda önemlidir: "MSP'nin başarısı, aldığı oy oranıyla değil, Kur'an ve Sünnet çizgisinde sabit duruşuyla ölçülür."
Ve son olarak, Jean Baudrillard; "Dünya çılgınca bir seyir aldığına göre, dünyaya ilişkin çılgınca sayılabilecek yorumlar geliştirmeliyiz" demiştir Kötülüğün Şeffaflığı'nda. Yazının başında yaptığım önerileri çılgınca ve konuşulamaz kabul edenler çoğunlukta olacaktır. Canları cehenneme! İdeal devleti kuramayacak olsak da ona giden yol, ancak 'mutlak mükemmellik'ten geçer. Bu da ancak adl'e boyun eğmekle olur. Adl'e boyun eğmiş bir topluma, adl'e boyun eğmiş bir devlet inşa edebilmenin sahici tek adresi olan Saadet Partisi, taşıdığı iddianın tek seslendiricisi olması hasebiyle de hayati bir konuma sahiptir. Ve hiç unutmamalı ki, Hakk'ın hâkim olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti, Hakk'ın hâkim olacağı bir dünya kadar, her zaman, mümkündür!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



