Dünyayı ve insanı değiştirmeyi kendine amaç edinen modern Batı uygarlığı, bırakın insanlığın sorunlarını çözmeyi, içinden çıkılmaz kısır döngüye ulaştırarak sıkıntı ve bunalımını daha da arttırmıştır. Köklerini aldığı antik Yunan'dan günümüze kadar gelen gerek pagan gerek Hıristiyan kültür ve medeniyeti tarih boyunca "tanrı insan" peşinde koşmuş ama ancak "zavallı ve acı çeken insan"a ulaşabilmiştir.
Özellikle antik Yunan'ın güç, kuvvet, güzellik ve şehvete dayalı tanrı ve tanrıçalarının yerini Hıristiyanlıkla birlikte İsa, Meryem ve Maria Magdelena gibi üç zavallı insan almıştır. Antik Yunan'ın güçlü tanrıları yerini acı çeken İsa'ya bırakırken, bir noktayı ihmal etmemiş aynı şekilde ellerinden ve ayaklarından çivilenmiş İsa'ya bütün insanlığın günahını yükleyerek ona gizli bir güç ve gizli bir tanrısallık bahşetmişlerdir. Aynı şekilde babasız bir çocuk meydana getiren Meryem'i kilise duvarlarında resmederken Antik Yunan mitolojilerinden çıkıp gelen güzellik tanrıçası Venüs'e benzetmişlerdir. İsa'nın koruduğu bir günahkâr kadın olan Maria Magdelana ise -büyük ihtimalle- Yunan mitolojisindeki Afrodit'in farklı bir versiyonu olarak katedralleri süsleyen birer ikona dönüşmüştür. Bugün modern Batı uygarlığının hayata bakışı ve insanı algılayış biçimi hep bu çerçevede olmuştur. Bir yanda güce tapınan Antik Yunan ve Roma birikimi, diğer yandan tahrif edilmiş Hıristiyanlığın getirmiş olduğu çelişki. 'Ben günahım' diyen İsa aynı zamanda 'ben tanrıyım' demektedir.
Hıristiyan Batı uyarlığının içinde bulunduğu bu durum yüzyıllardır hem düşünürlerinin hem sanatçılarının kafasını meşgul etmiştir. Özellikle Ortaçağ'dan günümüze kadar gelen bu uygarlığın birikimi bir arayış, bir soru sorma, bir cevap arama üzerine oturtulmuştur. Batının en cins sanatçılarının ve en cins kafalarının içinden çıkamadığı bu durum, fikir ve sanat hayatına yansımış; insanlığa koca bir nihilist düşünce ve edebiyatı miras bırakmıştır. İnsanın varoluşunu, hayatın anlamını çözmekten aciz kalan Batılı sanatçı ve aydınlar; yüzyıllardır tanrı, insan ve hayat üzerine kafa yormaktadır. Bilindiği gibi nihilizmin vardığı nokta bunalımdır. Bunalım ise, kişinin zihinsel çelişkiler, ruhsal bozukluklar ve toplumsal uyuşmazlıkla karşı karşıya geldiği zamanda ortaya çıkan bir durumdur. Bu durum insan ve tanrı üzerine kafa yorun, aklının ve yüreğinin sesini dinleyen sanatçılarda fazlasıyla görülür. Toplumsal ve kişisel olarak ikiye ayrılan bunalım, sanat ve düşüncede bir kırılma olarak gün yüzüne çıkar. Batının fikir ve sanatçılarının birçoğu deha ve delilik arasında gidip gelirken Doğu'nun fikir ve sanatçıları deha ve velilik arasında bir yerde durmaktadır.
Özellikle Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı'nda yaşadığı yıkım insanlarda nihilist duyguların uyanmasına neden olmuş, intihar/bunalımı beraberinde getirmiş, ardından edebiyat ve düşüncede yoluyla topluma anlamsızlığı/absürdü bir yazgı olarak sunmuştur. Nietzsche, Kafka, Dostoyevski, Stefan Zweing, J. Paul Sartre, Albert Camus gibi aydınlar, bu bunalımı fazlasıyla yaşamış ve eserlerinde ortaya koymuş, bunlardan Hölderlin, Zweing, Ernest Hemingway gibileri ise intiharı bir çıkış yolu olarak görmüştür. İnsanın trajik yazgısı ve dünyanın absürtlüğü üzerine kafa yoranlardan J. Paul Sartre'ın "Bulantı" adlı romanı baştan sona hayatın anlamsızlığı üzerinde durur. anlamsız ve amaçsız/boş yaşayan bir insanın nesneleşip düştüğü aczi anlatır. Albert Camus'nün "Yabancı" adlı romanında ise, olaylar karşısında duyarsızlaşan bir tipin kendine ve topluma yabancılaşması üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Aynı şekilde "Mutlu Ölüm" adlı romanında intiharı meşrulaştıran ve bununla tanrıya kafa tutan insan tipiyle karşılaşırız. Meşhur romanı 'Veba'da ise Cezayir'in Oran şehrinde insanları kırıp geçiren Veba ile mücadele eden ateist bir doktor ve bir avuç bilinçli insanın mücadelesi anlatılır. Doktor, Oran şehrinde veba ortadan kalkıncaya kadar-ölümü de göze alarak- kalır. Veba Oran şehrinde nihayete erdiğinde bu defa başka bir şehirde ortaya çıktığı anlatılır. Böylece doktorun görevinin bittiği yerde tekrar yeniden başladığına tanık oluruz. Camus, bu romanıyla tanrılar tarafından bir kayayı dağa doğru yuvarlamaya çalışan, tam zirveye ulaştığında ise taşla birlikte aşağıya yuvarlanan sonra tekrar aynı eylemi gerçekleştirmeye zorlanan tanrıların cezalandırdığı Sisifos'a gönderme yapar. Camus'nün 'absürd' felsefesine ilham kaynağı olan bu efsane, aynı zamanda insanın trajik durumuna gönderme yapar. Çünkü insan hayatı Camus'ye göre bir kısır döngüdür. Yine buna ilaveten yaşantısıyla eseri iç içe geçmiş olan Kafka'nın kendine yabancılaşan insanı anlatan ve varoluş bağlamında özgün örneklerden biri olan 'Değişim' adlı eseridir. Kafka bu hikâyesinde kendine ve topluma yabancılaşan insanın trajedisini tanımsız bir böcekte sembolleştirerek anlatır. Gerçekte nasıl bir şey olduğunu bilmediğimiz bu böcek aynı zamanda insanın fuzuli bir varlık, zayıf ve zavallı bir yaratık olduğunun sembolü ve Kafka gibi silik bir tipin varoluş sancısıdır.
Batılı sanatçıların yazdıkları intihar ve varoluş romanları nihilizmden ilham alarak doğmuştur. Zira ait oldukları uygarlığın birikiminden faydalanan bu yazarlar, bizzat dindiremedikleri acılarını, tatmin edemedikleri ruhlarını, çözemedikleri inançlarının edebiyat ve felsefe ile çözmeye çalışmışlardır. Bunun sonucu olarak da modern dünyaya ilahi ve insani olmaktan uzak düşüncelerini kusmuşlardır. Nihilist edebiyat en iyi sancılı toplumlarda ortaya çıkar. Batı medeniyeti tanrısız, ruhsuz ve akılcı bir medeniyet olduğundan, nihilizm kapsamında mükemmel eserler ortaya koymuştur. Zira "Batı insanı ne tanrıya inanmaktadır, ne küfre ve imansızlığa; ne birincisine karşı çıkmakta, ne ötekine sığınmaktadır. Hatta bu kavramların sözünü etmekten bile yakınmaktadır. Artık onun için ne iyiliğin anlamı vardır ne kötülüğün; kendini ne sorumlu saymaktadır ne günahkâr, ne de belli bir yükümlülükle yükümlü. Dolayısıyla ne reformcudur, ne devrimci, ne iyimser, ne kötümser; ne ahlaklı, ne ahlaksız. Ne tanrı iradesine inanır, ne zamanın cebrine. Başka bir deyişle mutlak bir sorumsuzluk içinde yaşar. Bu sorumsuzluk iki inkârın sonucudur: Genel sistemlere dayalı değerlerin inkârı; bireysel değerlerin inkârı. Böyle bir durumda kuşku da yersizdir. Çünkü bir yerde bir şey yoksa orada kuşkunun da anlamı yoktur. İnsan artık ayağının altında hiçbir basamak bulamaz. Çünkü bilir ki böyle bir basamak ne vardır, ne de var olabilir. Günümüz insanı tek bir şeye inanır: her şeyin boş, anlamsız ve saçma olduğuna. Her şeyin saçma olduğuna inanmak, şimdi kesin bilgiye (yakin) dönüşür ve bu kesin bilgi absürd, yani saçmalıktır. Absürd de Camus'nun deyişiyle 'İnsana, dünyaya ilişkin olduğu kadar ilişkindir. Çünkü artık ikisi arasında tek bağ odur."1
Bizim edebiyatçılarımız ise nihilizm ve yabancılaşmayı Batı'dan emaneten aldıklarından olmayan bunalımlarını, hakikatmiş gibi romanlaştırmışlardır. Yabancılaşma ve nihilist duygular modern çağ ve sanayileşme ile birlikte Batı insanının iliklerine kadar girdiğinden yabancı, boş ve absürd/saçma gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Batı'ya karşı, halen on sekizinci yüzyılı yaşayan Ortadoğu vb. ülkelerin ve yüzünü Batı'ya dönmüş sözüm ona aydın ve sanatçıları bu anlamda kopya eserler yazmışlardır. Çünkü bunların Batılı yazar ve sanatçıların hissettikleri derin travmayı hissetmesi mümkün değildir. Yenilik ve modaya özentide olduğu gibi aydınlarımız ve sanatçılarımız edebiyat bağlamında da Batı'ya özenti içine girmiş, şiir ve romanlarında çan sesleri, hafakan, yalnızlık ve yabancılaşma başını alıp gitmiştir. Batının yaşadıklarını kendileri yaşıyormuş hissine kapılarak nihilist ve varoluşçu eserler kaleme almışlardır. Oysa Batı, Antik Yunan'dan bu yana hep bir arayış hep bir sorgulayış hep bir oluş içinde olmuştur. Batı filozoflar aracılığıyla cevapsız sorularıyla cedelleşirken, Doğu insanı Peygamberler aracılığıyla ilahi mesajın huzurunu yaşamıştır.
İbn Arabî'deki aşkınlık, Mevlana'daki aşk ve Yunus'taki insan sevgisi tek başına insanı rahatlatan hakikatler manzumesini içinde taşımaktadır. Bu büyük sanatçıların ortaya koyduğu birikim, Batı'nın yüzyıllardır arayıp da bulamadığı sorulara cevaptır. İbn Arabi, Mevlana ve Yunus gibi sanatçıları olan bir toplum hayata ancak irfanî boyuttan bakabilir. Bu yüzden bizim medeniyet algımızda nihilist duygulara yer yoktur! "Olmak ya da olmamak bütün mesele bu" diyen Hamlet gibi bir karakter oluşturmamamızın nedeni işte burada saklıdır. Bu yüzden nihilist Batı'nın inancını folklorik bir öğe olarak değerlendirmek gerekir. Bu ifade ağır gelmiş olabilir ama bizi bu olguya götüren nedenler vardır. Birincisi Sartre'ın 'Bulantı' adlı romanındaki ateist kahramanın Pazar ayinlerine katılması ve "inanmadığın halde niçin kiliseye gidiyorsun?" diye sorulduğunda orada icra edilen müziği sevdiğini, bir sanat değeri taşıdığını söyleyerek ayinlere katılma sebebini açıklamış olur. İkincisi, Almanya Halber-stadt'taki bir kilisede org ile çalınan dünyanın en uzun konserinin 2640 yılına kadar sürecek olması haberi. 2 Bu iki olgu kilise ve Batı insanının dine ve tanrıya bakışının bütün çıplaklığıyla gösterir. Kilisedeki konser olayı tıpkı Zerdüştlüğün bin yıl boyunca sönmeyen ateşine benzemektedir. Günümüzden 630 yıl sonrasına kadar sürecek bir konser. Kilise bu konser ile insanına ne kazandıracak veya hangi ızdırabını dindirecektir. Böylesine uzun bir konserle kıracağı rekorun keyfini yaşayacaktır beklide. Sartre'ın kahramanı ise tipik Batı insanının karikatürize edilmesinden başka bir şey değildir...
Özetleyecek olursak nihilist Batı uygarlığı Antik Yunan'dan günümüze insan ve tanrıyı savaştırma huyundan vazgeçmemiştir. Paganist düşünceden daha da ileri giderek, dün mitolojik de olsa inandığı tanrısını ret etmiş, bugün derin acılar içinde boş ve saçma bir dünya inşa etmiş, trajik kahramanlar oluşturmuştur. Oluşturduğu bu kahramanlar çarmıhtaki İsa gibi iki bin yıldır acı çekmekte, tanrı tarafından terk edildiğini düşünmektedir...
1 Daryuş Şayegan, Batı Karşısında Asya, Çev. Doç. Dr. Derya Örs, sh.34, Ağaç Yay. İst. 2005
2 Zaman Gazetesi, 28.11. 2011


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



