İtamar'da gerçekleşen cinayet, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtu. Bir eve girerek beş insanı uykudayken katletmek korkakça bir eylemdir ve kurbanların yetişkin ya da çocuk olmaları olayı farklılaştırmaz. Cinayet cinayettir.
Udi Fogel'in erkek kardeşi Motti Fogel, Har Hamenhout Mezarlığı'nda Pazar günü, cenaze işlemlerinin aile içinde mahremiyet sınırlarında kalması gerektiğini söyledi. Fogel, "Bir kimse kendisi için doğar, ebeveyni ve kardeşleri için doğar ve kendisi için ölür. O, bir ulusal vakıanın sembolü değildir ve ölümler daha beter eylemlerin bir gerekçesi olarak kullanılmamalıdır" dedi.
Fakat buna karar verme hakkı Motti Fogel'e verilmedi elbette. Aşırı sağ eğilimli politikacılar, kabine bakanları, Knesset üyeleri ve Batı Şeria hahamları onun kardeşi ve ailesine yönelik cinayeti kendi emelleri için politik bir malzemeye dönüştürüp kullandılar. Onlar için, bir ailenin beş üyesinin öldürülmesi kendi rüyalarının, yani Büyük Kurtuluş Günü'nün ve Büyük İsrail'in gerekliliğinin bir katalizatörüydü.
Henüz kazılan mezarın toprağı bile daha tazeyken, İsrailli politikacılar adeta kimin daha aşırı olduğunu kanıtlamak için bir birleriyle yarıştılar. İsrail'in Aşkenazi şefi olan haham Yona Metzger, Filistin tarafında konuşulacak bir muhatap olmadığını söyledi ve İtamar'ın küçük yerleşiminin büyük bir İsrail şehrine dönüştürülmesi gerektiğini ekledi. Bu görüş, İsrail devletinin sözcüsü olduğu varsayılan bir kimseye aitti ve aşırı sağcı söylemin bir kez daha ifşa edilmesi anlamına geliyordu.
Udi Fogel'in babası Haim Fogel ise sanki biz Filistinlileri yeteri kadar suistimal etmemişiz, yeteri kadar cami yakmamışız, Filistinlilerin bütün tarım arazilerini zeytinlikler başta olmak üzere yok etmemişiz, onların topraklarını ilhak etmemişiz ve onlardan sayısız insanı öldürmemişiz gibi, "Daha ne kadar sessiz kalacaksınız, daha ne kadar yaltaklanmaya devam edeceksiniz?" diye avazı çıktığınca bağırıyor, İsrail devletini daha da radikalleşmeye çağırıyordu.
Knesset'in sözcüsü Reuven Rivlin ise durumdan vazife çıkararak, İsrail'in yerleşimleri istediği yerde ve istediği zamanda genişletmesi hakkının olduğunu yüksek perdeden dile getirdi. Samarya Bölgesel Konseyi Başkanı Gerşon Mesika da hemen peşinden, "Aptalca bir yanılgı olan barış görüşmeleri derhal kesilmelidir" dedi.
Başbakan Yardımcısı Moşe Yaalon, Filistinlilerin kışkırtma yolunu seçtiklerini iddia ederken, sanki Batı Şeria'daki hahamların kışkırtmalarını hiç duymamış gibi, Filistinlilerin ilahi suretten ve merhametten yaratılmadıklarını ileri süren İçişleri Bakanı Eli Yişai ise derhal beş bin konutun Filistin topraklarında inşa edilmesi gerektiğini duyurdu.
Konuşan İsrailli politikacıların çoğu, Kurtuluş Günü'nün, yani Yahudilerin Akdeniz ve Ürdün Nehri arasında kalan geniş topraklar üzerinde mutlak hakimiyetinin sağlanması gününün hızlandırılması ve bu topraklar üzerinde yaşayan Arapların ise nehrin öteki yakasına göçe zorlanması gerektiğini söylediler. Sözkonusu cinayet, aşırıcıların elindeki kozu güçlendirdi. Bizim aşırıcılarımız İntifada'nın topyekün bir savaşa dönüşmesini istiyorlar ki bu yolla nihai zaferin geleceğini ve Arapların vaadedilmiş topraklar üzerinden silinip süpürüleceğini düşünüyorlar.
Sorun şu ki, her iki taraf da kendi zaferlerinin geleceğine kesin inanırken, yalnızca bir taraf üstün gelecek veya bazen olduğu gibi her iki taraf da kaybedecek.
Başbakan Benyamin Netanyahu da politik arenada geç kalmamak için en ateşli kışkırtmaları yaptı. Bu bölgede dört yüz konutun inşa edileceği sözünü verdi ve hatta bir taziye ziyaretindeyken, "Kendi topralarımızı, kastettiği Filistin topraklarıdır, inşa edeceğiz" dedi ki bu onun gerçek düşüncesinin bir dışa vurumuydu.
Herşeyden önce şunu bilmek lazım ki Netanyahu, Bar-Ilan konuşmasına rağmen hiçbir zaman iki devletli bir çözüme inanmadı. Netanyahu'ya göre, bütün topraklar bize aittir ve iki devletli söylem sadece ABD Başkanı Barack Obama'nın sempatisini satın almaya yöneliktir. Netanyahu sadece güce ve kaba kuvvete dayalı caydırıcılığa inanır ve bir özdeyişte de belirtildiği gibi "eğer güç işe yaramazsa, daha çok güç kullan" felsefesini referans alır. Netenyahu'nun gerçek planı mümkün olduğunca geniş bir bölgeyi ilhak etmektir.
Onun görüşüne göre, İsrail'in hakim olamadığı herhangi bir yeryüzü coğrafyası, İsrail'in terketmek zorunda kaldığı herhangi bir toprak parçası muhakkak İslamcıların üssü olacaktır ve İsrail devletinin her ödünü, her yumuşak davranışı Hamas ve İran'a bir hareket alanı olacaktır. Bu nedenle de mümkün olduğunca Vaadedilmiş Topraklar üzerinde İsrail işgalinin gerçekleşmediği bir yer bırakılmamaldır.
Netanyahu görüşlerinde sabit ve ısrarcıdır. O hiçbir zaman Filistinlilere nefes aldıracak bir geri çekilmeye veya toprak bırakmaya yanaşmadı ve bir barışın mümkün olduğuna da asla inanmadı. O, henüz Knesset'in bir üyesiyken bile Oslo Antlaşması'na tamamen karşıydı ve 1996'da seçimi kazandığında da zaten bu antlaşmanın bütün maddelerini ihlal ederek paramparça etti. Şimdi, ikinci kez İsrail'in başbakanlığını yaparken, doğal partnerleri olan aşırı sağcı bir kabine, İçişleri Bakanı Yişai ve Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman'dan da yardım alarak, tamamen aynı politikayı sürdürüyor.
Netanyahu'nun gerçek tutumu her zaman kılıçla yaşamaktır. O bizi İntifada'dan İntifada'ya, savaştan savaşa sürükleyecektir. İtamar'daki cinayet ise onun için sadece Flistinlilerle bizim aramızdaki nefret duvarının daha da yükseltilmesi, kanın daha da bir canice akıtılması ve Filistin topraklarında Yahudi yerleşimlerinin hızlandırılması için yeni bir fırsattır.
Milli Gazete Tercüme Servisi tarafından Haaretz Gazetesi'nden çevrilmiştir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



