Neo-Con’ların İslam’la mücadele stratejilerini kimler tayin ediyor? Hangi düşünce kuruluşları saldırgan Neo-Con’lara paradigmal temel ve strateji üretiyor? Hazırlanan raporları kimler kaleme alıyor? Bu raporlarda İslam’la ve Müslümanlarla mücadele adına hangi kriterler, hangi düşünceler yer alıyor? Bu soruların cevapları üzerinde her yazar, her araştırmacı, her stratejiysen, her akademisyen dikkatle düşünür ve bazı sonuçlara ulaşmaya çalışır.
Çünkü “BOP”, “Azaltılmış İslam”, “Ilımlı İslam” gibi tartışmalı projelerin arkasında ABD’deki think-thank kuruluşları ve Neo-Con’cu akademisyenler var. Bu projelerin fikri zeminini, paradigmal temelini atan Neo Con’cu stratejisyenler İslam Dünyasını yakından takip ediyorlar, saldırgan ve yıkıcı siyasetleri için malzeme topluyorlar. Sonra toplanan malzemeler bir araya getiriliyor, bir araya getirilen bilgilerin analizinden müteşekkil raporlar ABD’deki Neo-Con’cu şahinlere servis ediliyor.
ABD’deki Neo-Con’ların düşünce kuruluşlarından biri olan Rand Corporation’a, ABD Başkanı George Bush’un Basra Körfezi ve Güney Asya danışmanı, şimdiki Irak büyükelçisi Zalmay Halilzad’ın karısı sosyolog Cheryl Benard tarafından hazırlanan “Sivil Demokratik İslam” başlıklı rapordan bir parçayı, Gültekin Avcı, “Genelkurmay Demokrasisi” adlı eserine almış.
Rand Corporation tarafından yayınlanan 88 sayfalık “Sivil Demokratik İslam” gibi ilk planda kulağa hoş gelecek bir başlıkla hazırlanan rapor, aslında Neo-Con’ların İslam’la mücadele stratejilerini içeriyor.
Avcı’nın “Türkiye’de uygulanmaya başlandığını “tam isabetle” ifade ettiği, şuurlu Müslümanlıktan, suskun ve azaltılmış Müslümanlığa dönüşüm kriterlerini! içeren raporda yer alan bir kısımda, Neo-Con Halilzad’ın karısı Cheryl Benard şunları ifade ediyor:
“Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundemantalist ve gelenekselciler arasında oluşabilecek yakınlaşma engellenmeli. Birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur’an’ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. Fundemantalistler zayıflatılmalı, yok edilmelidir.”
Bu temel görüş üzerinden Benard, diğer adı “İslam’la mücadele stratejileri” konulabilecek raporunda, İslam dünyasındaki toplumsal barışın bozulması, şuurlu Müslümanlığın önlenmesi, İslami uyanışın sindirilmesi amaçlarına hizmet edecek öngörülerini şöyle sıralıyor:
“1- Önce Modernist ve laik Müslümanları destekle. Bunun için: Modernist liderler, modeller ve kadrolar oluştur. Eserlerini yayınla ve dağıt. Kitlelere hitap etmelerini sağla. İslami eğitimde düşüncelerini öne çıkar. Fundemantalislere ve gelenekselcilere karşı onlara medya desteği ver. Gençlere İslam öncesi ve İslami olmayan tarih bilinci aşıla. Laik kültürel kurum ve etkinlikleri güçlendir.
2- Geleneksel Müslümanları fundemantalistlere karşı destekle. Aralarındaki anlaşmazlıkları teşvik et. İki kesim arasında oluşacak ittifakı engelle. Modernistlerle gelenekselleri birbirine yakınlaştır. Geleneksel kurumlarda modernistlerin sayısını artır. Gelenekseller arasında farklılıklar ortaya çıkar. Hanefi mezhebi ile diğer mezhepler arasındaki farklılıkları büyüt.
3- Fundemantalistlerle savaş. Bunun için; şiddet eylemlerinin sonuçlarını abart. Bu kesim içindeki liderlerin yolsuzluk gibi olumsuz durumlarını ortaya çıkarmaları için gazetecileri cesaretlendir. Eylemlerine sempati beslenmesini, kahramanlaşmalarını önle. Onları korkak ve düzen bozucu olarak göster.
4- Seçici bir şekilde laikleri destekle. Bunun için; fundemantalizmin ortak düşman olduğuna dair onları cesaretlendir. Laik Müslümanların ABD karşıtı güçlerle, milliyetçilerle ve solcularla ittifak kurmalarını engelle. İslam’da din ve devletin ayrı olduğu ve bunun imanı tehlikeye atmadığı düşüncesini destekle.
5- Batılı İslam tezini destekle. Burada Alman İslamı, Amerikan İslamı, Türk İslamı Malay İslamı gibi kavramları yaygınlaştır.
6- Sufizmi güçlendir. Sufi geleneğinin tarihlerinin parçası olduğuna inandır. Sufi öğretileri müfredatlara sok. Washington’da düzenlenen bir panelde tarihçi Bernard Lewis ve ABD’deki Nakşibendi liderlerinden Şeyh Kabbani, İslamcı terörün panzehiri olarak tasavvufu önermişlerdi.” (Gültekin Avcı, Genelkurmay Cumhuriyeti, Metropol Yayınları, İstanbul, 2008)
Cheryl Benard’ın raporunda sıraladığı 6 maddeye ilişkin olarak Türkiye merkezli bir değerlendirme yapıldığında, rapordaki öngörülerin Türkiye’de somutlaşmış yüzleri ile karşı karşıya geliyoruz.
Türkiye’deki modernleşme/sekülerleştirme tarihine bakıldığında laik kurumların ve laikçi eğitim sisteminin İslam dışı bir tarih anlayışını genç dimağlara yukarıdancı bir anlayışla zerkettiği ve esasta gerçek, söylemde alternatif bilgiyi ise resmi yöntemlerle engellediği gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Darwinist Teori Türkiye’de bilimsel yayınlarda ve ders kitaplarında hala gerçek bilgi olarak dayatılmaktadır.
Diğer yandan modernist çizgideki İslam ilahiyatçılarıyla, klasik İlahiyatçılar karşı karşıya getirilmekte, modernistlerin zorlama yorumları sıkı bir medya desteği görürken, diğer cephedeki alimler ve akademisyenler radikal İslamcılıkla suçlanmaktadır. Başörtüsünün Kur’an’ın açık emri olduğunu ifade eden ilahiyatçılar kamuoyunda rejim karşıtı ilan edilirken, başörtüsünün Kur’an temelli bir farziyyet taşımadığını iddia edenler baş tacı yapılmaktadır.
Benard’ın öngördüğü ikinci maddeye gelince; Türkiye’de laikçi kesim, toplumun dini konularda duyarlı davranan kesimi ile dini konularda hassas davranmayan kesimi arasına nifak sokuyor, bölücülük yapıyor. Sekülerleşme temelinde gerçekleşen sosyolojik bölünmeyi, toplumsal kavgaya dönüştürmek isteyen mihraklar toplumun dindar ve dindar olmayan kesimleri arasında diyalog kurulmasını, dindarların kendilerini ve inançlarını daha iyi ifade etmelerini hazmedemiyor. Bu hazımsızlık toplum kesimleri arasındaki iletişimi bozuyor. En basitinden başörtüsü meselesinde, meydana dökülen, kendisini laik olarak tanımlayan kimselerin başörtüsünü farz olarak kabul eden ve bu konuda duyarlılık gösteren kesimle çatıştırılması hedefleniyor.
Üçüncü madde üzerinde düşünüldüğünde ise Filistin’de, gerçek anlamda kurtuluş mücadelesi veren HAMAS, Türk medyası tarafından terörist bir örgüt olarak lanse ediliyor. İsrail’in sabilerin başına yağdırdığı bombalara HAMAS’ın varlığı üzerinden meşruiyet kazandırılıyor. HAMAS’ın barış sürecini zedelediği yönündeki iddia Siyonistlerin yerli işbirlikçilerince sürekli olarak medya köşelerinde işleniyor. Filistin’de İsrail’e karşı kurtuluş mücadelesi veren mücahitler terörist ilan edilirken, insanlık dışı katliamlar gerçekleştiren Siyonist güçler dünyanın efendisi gibi lanse ediliyor. Yani müthiş bir dezenformasyonla karşı karşıyayız.
Dördüncü maddenin Türkiye yansımasına gelince; bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dini duyarlılık taşıyan Müslümanlar fundamentalist ilan ediliyor, ötekileştiriliyor. Toplumun dışına atılmaya çalışılan “radikal, siyasal İslamcılar”ın eğitim, kültür, siyaset hatta yaşam gibi özgürlükleri çiğneniyor. Bu zulme meşruiyet kazandırmak için ise ABD’nin küresel çapta uyguladığı “yeni düşman İslam” konseptinin yerli versiyonu, laiklik kılıfı altında Türkiye’de kendisine hayat alanı buluyor.
Beşinci maddeye bakıldığında bu maddenin Türkiye yansımasında ise İslam, kimi yazarlar tarafından bir Arap kültürü, Arap dini olarak lanse ediliyor. İslam’ın evrenselliğine dil uzatan bu tip İslam hazımsız zevat İslam’ın Türk ve Kürt ırklarının dini olamayacağı tezine meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Son günlerde Kürt siyasetçilerin dile getirdiği “Kürtler zorla Müslümanlaştırıldı, Kürtler aslında Zerdüşttür” ve ulusalcı zevatın dillendirdiği “Türkler, kılıç zoruyla Müslüman Edildi, Şamanizm bize yeterdi” tezleri bu bağlamda dikkatle değerlendirilmelidir. Bu çıkışlar boşuna değildir.
Altıncı ve son maddeye gelince; Mevlana ve Yunus Emre gibi İslam şeraiti üzerine yaşamış, İslami kimlikleri ile dünya tarihinde var olmuş büyük zatların bugün itibariyle birer “kuru hoşgörü adamı” “birer romantik kültür öğesi”, “İslami değerlerinden arındırılmış birer hümanist” gibi lanse edilmeleri altıncı maddenin uygulamada olduğunun kanıtıdır. Mevlana ve Yunus Emre’nin şahs-ı manevisi üzerinden oluşturulmaya çalışılan İslam anlayışının Allah’ın vazettiği İslam anlayışıyla ilişkisi çok zayıftır. Oluşturulmaya çalışılan “light İslam” anlayışında Mevlana “ne olursan ol gel” diyen bir hümanist, Yunus Emre de bir halk ozanı, bir şairdir. Ne Yunus’un ne de Mevlana’nın gerçek kimlikleri resmi söylem tarafından bilinçli bir şekilde yeterince ön plana çıkarılmıyor.
Şimdi şu soruyu soralım kendi kendimize. Rand Corporation gibi kaç düşünce ve araştırma kuruluşumuz var? Müslümanların ellerindeki sermaye nerelere harcanıyor? Günlük politikaya akıttığımız paraların yüzde kaçı araştırma ve düşünceye destek olarak ayrılıyor? Kaç yazar ve akademisyenimiz bu tip raporlar üzerinde düşünüyor ve analizler yapıyor, kaçı bunların somut sonuçlarını toplumla paylaşıyor? Bunlar da bizim eksikliklerimiz. Neo-Con’ların karanlık politikalarına karşı biz ne tip stratejiler geliştiriyoruz?
Üzerinde düşünülmeye değer sorular değil mi?



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



