29 Ekim 2011 Cumartesi günü Fatih Ali Emîrî Efendi Kültür Merkezi'nde "Üstat Necip Fazıl Sempozyumu" yapıldı. "Necip Fazıl'ın anlaşılması ve anlatılması" odaklı sempozyumun; sevenlerinin ve onun düşüncesine gönül verenlerin ortaya koydukları büyük bir vefa örneği olduğunu söylemeliyim öncelikle.
Sempozyumun tertiplenmesinde büyük emeği olan Muzaffer Doğan'ın açış konuşmasıyla başlayan toplantının, İstanbul Belediyesi adını Numan Güzey ve Ahmet Selâmet'in konuşmalarıyla protokol seremonisi tamamlandı. Ardından Mustafa Miyasoğlu'nun oturum başkanlığını yaptığı "sempozyum" başlayacaktı ki, Miyasoğlu salonu dolduran kalabalığı görünce duygulanmış olacak ki hızına kesemedi.
Miyasoğlu, Türkiye'de fikir adamı yetişmediğini, yetişenlerin de büyük baskılara mâruz kaldığını söyleyerek başladığı konuşmasında, son dönem Türkiye'sinin "fikir" temsilcileri olarak Nâmık Kemal, Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin ve Necip Fazıl'ı sıraladı. Necip Fazıl'ın ilginç bir kişiliğe sahip olduğunu, üç kişiye de üç bin kişiye de aynı vakarla hitap ettiğini; günümüz toplumunun, onun gibi kendini milletine adamış "divaneler"e muhtaç olduğunu söyledi. Necip Fazıl'ın kimseyi beğenmemesini, nevi şahsına münhasır olmasından ileri geldiğini ve topluma "idrak" öğretmenliği yaptığını ifade etti. Ayrıca dünya genelinde Necip Fazıl'ın, Sokrat, İmam Gazzâlî, Dekart çizgisinin dördüncü büyük şahsiyeti olduğu tespitinde bulundu. Türkiye'de fikir ve eylem bazında gelinen noktaların şükür nişanesi olarak bazan içi burkularak sürdürdü sözlerini...
Miyasoğlu, "Necip Fazıl uzmanı" olarak uzun bir Necip Fazıl'ı değerlendirme konuşması yaptıktan sonra esas konuşmacılara sıra geldi. İlk konuşmacı olarak "oturum başkanı"nın kendisine söz verdiği Nevzat Yalçıntaş, "sempozyum havası"nı "anı" atmosferine taşıdı. "İş başındakiler, makamlarını düşündüklerinde idealistçe iş yapamayacaklarını" söyleyen Yalçıntaş, ilk defa bir okula Necip Fazıl Kısakürek adını veren kişinin Muzaffer Doğan olduğunu belirtti. Necip Fazıl ile ilgili değerlendirmesinde ise "İki ayağı da yere basan bir şairdi" dedi. Tek parti döneminin baskılarına dikkat çekti. Deniz Harp Okulu'nda okumasına rağmen, bu okulun ona bir şey vermediğini, buna örnek olarak da Nazım Hikmet'in de aynı okuldan mezun olduğunu söyledi.
Yalçıntaş, Necip Fazıl'ın Sorbonne'da okuduğu yıllarda Fransız edebiyatı ve Fransız düşüncesinden etkilendiğini, fakat o etkiyi yerli bir kıvama soktuğunu anlattı. Geleneğe sahip bir kurum olan Sorbonne Üniversitesi'nin en bariz özelliğinin "hukuk" ve "edebiyat" olduğunu söyleyerek sürdürdüğü konuşmasında, dinleyiciler üzerinde tam da "sıkıldık" rüzgârları esmeye başladığında "oturum başkanı Miyasoğlu" ikinci konuşmacı olan İsmail Kıllıoğlu'na söz verdi.
Protokol konuşmaları uzadığı için konuşma süreleri sorun olmaya başladı, esas konuşmacılara, "biraz kısa konuşunuz" denmeye başlandı. Kıllıoğlu, Necip Fazıl'ın hikâyeciliği üzerinde dururken, hikâyelerinde kendi hayatının önemli bir yer tuttuğunu söyledi. Üstadın düşüncesinin şekillenmesinde Gazzâlî'nin mühim rol oynadığını belirten Kıllıoğlu konuşmasını kısa kesmek zorunda kaldı.
Üçüncü konuşmacı olan eğitimci Dursun Ali Taşçı, ortama hâkim olmaya başlayan "rehavet havası"nı dağıtmayı başardı ve herkes, "ne oluyor" dercesine dikkat kesildi. "Hayatın içinden" duygulu ve heyecanlı bir eda ile başladığı ve sürdürdüğü konuşmasında Çöle İnen Nur adlı eserin kendi üzerindeki etkisinden bahsetti. Necip Fazıl'ın "din adamı" değil, "dininin adamı" olduğunu; çağını çok iyi anladığını ve çağını aştığını; Necip Fazıl'a kadar "fıtrat bozuculuğa" eğitim dendiğini hayıflanarak anlattı.
Taşçı, "fikir edebi"nin timsali olan Necip Fazıl'ın, Hz. Peygamber'i has ismiyle hiç anmadığına dikkat çekti. O, insan olmanın en özel ve güzel haliyle "asil"di; evet birilerine karşı "mütekebbir"di, inancının ona verdiği güvenle de bir "gurur" âbidesiydi. Fakat davasının yolunda da bir "topal köpek" olduğunu söyleyecek kadar da alçakgönüllüydü.
Konuşmacılardan Abdurrahman Şen, Necip Fazıl'ın sanatında önemli yer tutun sinema ve tiyatro konusu üzerinde durdu. "Sanat Allah'ı aramaktır" fikrini, konuşmasının odağına alan Şen, günümüzde sinema ve tiyatronun çok ihmal edildiğine vurgu yaptı.
A. Vahap Akbaş ise "Mizah, gülen düşüncedir" anlayışı bağlamında Necip Fazıl'ın öfke ve hiciv anlayışını anlatırken, "etrafını cami, ağyarını mani" bir şekilde özetledi. Necip Fazıl'da öfke ile fikrin birlikte hareket ettiğini, hıncın onda İslâm düşmanlarına yapılan fikrî bir öfke olduğunu ve onun bu tavrıyla halkın öfkesini yansıttığını; Necip Fazıl'ın, "öfkesiz imanı" değersiz bulduğunu güzel bir üslûpla anlattı. Necip Fazıl'ın topluma güven veren bir edaya sahip olduğunu belirten Akbaş'ın konuşması teknik ve istifadeli bir konuşma oldu.
Akbaş'ın, Necip Fazıl'ın bir konferansında yaşanan bir anekdotu anlattığında oldukça anlamlı bulundu ve alkışlandı. Üstadın bir konferansında, bir kişi ayağa kalkıp söz ister. Üstat "buyurun" der o kişiye... "Ben bu bölgenin alay komutanıyım, bir şey söylemek istiyorum" deyince, "Buyurun oturun" der ve konuşmasına devam eder. Konuşmasının bir yerinde, "Demin birisi bir soru sormuştu, kimdi o?" dediğinde, o kişi "Bendim efendim" diye ayağa kalkar. Üstat "Tamam buyurun oturun" der ve konuşmasına devam eder. Bir müddet sonra tekrar sorar, "O soru soran kimdi?" diye. O kişi tekrar ayağa kalkar ve "Bendim efendim" diye cevap verir. Necip Fazıl gayet soğukkanlı bir şekilde "Asker fikirden anlamaz, asker otur deyince oturur, kalk deyince kalkar" der.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



