Her şey yerinde güzel.İzmir'den getirdiğim yasemin, İstanbul havasına pek intibak edememekte.
Soğuklardan üşüdü.
Kimi yaprakları dondu.
Çiçeklerinin de kokusu kalmadı.
Sohbet te yerinde güzel.
Eksi 10 derecenin Erzurum'unda.
Oltu taşından gümüş takıların vitrinleri süslediği çarşıda, kendine yer bulamamış bir kitapçı dükkânında.
Az ama öz katılımcılarla.
Kafamızı çevirdiğimizde görüyorduk.
Beşli altın burmaları kuyumcu kapılarından iştahla izleyen kadınları.
Bilezik kadar değerli bulunmadığından kitap. Kitapçı da adeta kendisine açmıştı dükkânını. Öyle gelip satın alsınlar diye bir derdi de yoktu zaten.
Çok mutluydu, kâğıt kokusu arasında.
Bir ara dükkânda oturacak yer bile kalmadı.
Üniversiteli gençler bir manavdan limon sandıkları getirdiler. Çocuklara, "sürülerinden mesul bir çobansınız her biriniz, ne okuyorsunuz", diyorum. Derslerinden fazla fırsat bulamadıklarını fısıldıyorlar yavaşça.
"Sürülerine sahip çoban değilsiniz" mi demeliyim size. Boş vakitlerinde halk oyunlarına gittiğini anlatıyor genç kız.
Halaylara, horonlara sahip çıkmak da bir sorumluluk. Gümüşe, telkariye, turkuaz çiniye saygı sunmak da.
Dışarıdan üniversite okumaya gelmiş çoğu.
Gezdiniz mi diyorum Erzurum eserlerini.
Kayseri'de de sormuştum.
Doğma büyüme Kayserili olanlar bile gitmemişti, Gevher Nesibe'nin tıp medresesine.
Bu kez de benzer cevabı alıyorum.
Dersleri çok ağırmış.
Vizeler, finaller, sınavlar zaten tüm zamanlarını almakta imiş. İyi de en büyük ders zaten Çifte Minareli Medrese. Felsefe, tarih, sosyoloji, coğrafya, sanat, musıki, psikoloji, mimari, şiir.
Kitaplardaki bilgiden daha çekici.
Yanımdaki genç kız bir suçlu gibi başını eğiyor. Doğru gezmemiz gerekirdi.
Oysa sürüsüne ne kadar sahip Erzurum.
Hatıralara ne kadar sadık.
Urartu, Roma, Bizans, Sasani anılarını, gümüş çerçeveli bir hatıra defteri gibi hâlâ saklamakta Kale'sinde.
Saltuklu hatırası Kale Mescidi.
Çifte Minareli Medrese'yi, "Hatuniye Medresesi" olarak anmakta halk.
Ya Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad'ın kızı Hundi Hatun ya da İlhanlı hanedanından Padişah Hatun tarafından yaptırıldığı için.
Hangisi olursa olsun.
Hundi Hatun da, Padişah Hatun da memnun Erzurum'dan. Değerlere saygılı bu şehri seyretmekteler, dağların gerisinden.
İnsan taşın dantel gibi işlendiği bu şahika 12. yüzyıl eserini ne kadar seyretsin ki bıksın.
Şehir, bir başka kadının hatırasına da hürmetten geri durmaz: Yakutiye Medresesi.
İlhanlılar zamanında, Gazan Han ve Bolugan Hatun adına 1310'da yaptırıldığından bu güne, kim gördü ise, hayranlıktan başı döndü.
Büyük vefa ne üç kümbetlerden, ne Rabia Hatun türbesinden yüz çevirttirmiş halka.
Yine bir Saltuklu eseri olan Ulu Cami, bir namazlık saltanatımız olduğunu nasıl vurgulamakta ustaca.
Rüstem Paşa'nın Kervansarayı unutulup da kasten. Tutup "Taşhan" denilen çarşıda, tıpkı dünyalığı çok seven Rüstem paşa gibi akıyordu insanlar paranın ırmağı Han'a.
Garip kitapçı dükkânında yoktu gam.
Taşhan'ın dükkânları gibi para saçmasa da.
Mutluydu, kitapları arasında.
Her şey yerinde güzel.
Belki yasemin çiçeği buz tutardı burada.
Ama o sohbeti, mümkünü yok başka bir yerde bulamazdınız. Sanki Hundi Hatun bir yanımızda oturmuştu.
Bolugan Hatun öbür yanımıza.
Selçuk ve Saltuk zarafeti ne kadar yarışmıştı öyle. İlhanlı, gül medeniyetine nasıl sahip çıkılır, çok parlak anlatmıştı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



