"Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, edepsizlikten, akıl ve şeriata uymayan herşeyden alıkoyar. Allah'ı zikretmek en büyük ibâdettir. Ne yaparsanız Allah bilir." (Ankebût: 45)
Namaz, dünya ile iştigâle mâni olur, kalbe huşu verir ve namaz sebebiyle Kur'ân-ı Kerim okumak, ondaki vaad ve vaide, vaaz-u nasihatlere, güzel terbiyelere; âhirete isteklendirme ve dünyadan rağbeti kesmek için, mahlûkatın kimilerinin Cennete, kimilerinin de Cehenneme gittiklerine dâir, vukuf hâsıl olur. Böylece insana, bu durumda riyaset işini bırakması ve yaratıklardan ilgisini keserek, Yaratanın hizmetinin kıblesine dönmesi kolay olur.
Allah'ın huzurunda olduğunun şuurunda olarak kılınan namazın, münkerden ve fuhşiyattan alıkoymasını birkaç misalle açıklayacak olursak:
Bir kimse, şanı yüce, ihsanı bol pâdişâha hizmet etse ve onun yanında bir itibârı olsa, o pâdişâhın adamlarından birisinin de affedilemeyecek tarzda kovulduğunu görse, örfen padişahın hizmetini bırakıp, bu adama itaat etmesi düşünülemez. İşte Allah rızâsı için namaz kılan kul da, Rabbine münâcaatta bulunur. Dolayısıyla Allah'a ibâdeti bırakıp da kovulmuş şeytanın itaatına girmesi imkânsızdır. Fakat fuhuş ve münker işleyen kimse şeytana itaat etmektedir.
İşi çöplük ve mezbelelikle uğraşma olan kişi, temiz bir elbise giydiğinde, bu pisliklerle artık uğraşmaz. Elbisesi ne kadar kıymetli olursa, pislikten kaçınması da o kadar kuvvetli olur. Namaz kılan kimse de, takva elbisesini giymiş olduğu halde, heybetli bir hükümdarın huzurunda el bağlamıştır. Hem namaz, her gün devam ettiği için, kişinin fuhşiyattan ve kötülükten sakınması da devam eder.
Nefsinin emiri (âmiri-hâkimi) olan kimse, istediği yere oturur. Dolayısıyla pâdişâhın hizmetine girip, husûsi makam elde eden kimse, ancak o makamda oturur. Bu kimse ayakkabılık yanında oturmak istese, kendisine izin verilmez. Namaz kılan kişi de, Allah'a itaata girmiş olur, artık nefsinin hükmü kalmaz. O artık ashâb-ı yeminden olmuştur. Dolayısıyla bu kimse, bu makamdan başka bir yerde (ashâb-ı şimal) oturmak istediğinde, oraya bırakılmaz. Fakat fuhuş ve münkerle uğraşanlar, ashâb-ı şimaldirler.
Pâdişâhtan uzakta yaşayan kimse, hiçbir şeyi önemsemez. Helvacı ve tatlıcı dükkânlarından yer, her türlü insanla oturur kalkar. Fakat pâdişâha yakınlığı arttığında, elde ettiği bu makam, bu gibi yerlerde yiyip-içmekten, öylesi dostlarla oturup kalkmaktan alıkor. Namaz kılan kul da secde ettiğinde, Allah'ın "Secde et ve yaklaş" (Alâk: 19) emrinden dolayı bir tür yakınlık elde etmiş olur. Bu kadar bir yakınlık, onu günahlardan ve yasaklardan alıkoyduğuna göre, namazının ve secdelerinin tekrarı ile makam ve mertebesi öyle artar ki, büyük günahlar şöyle dursun, küçük günahları yapmayı bile kötü sayacak keramet izlerini görür. (Tefsir-i Kebir)
Nükte:
Evliyâullah'dan Fadl b. İyaz, önceleri eşkıya reisiydi. Buna rağmen haramilerini işe gönderir, kendi, dağ başındaki mağarasında ibâdetle meşgul olurdu. Oradan geçen bir yolcu, onu ibâdet ederken gördü, haramilerden korumak üzere bir kese altını ona emânet bıraktı. Bir müddet sonra, gelip emâneti geri aldı. Olaya tanık olan haramiler, reislerinin bu haline şaşırıp, 'Bizi talan ettirdiğin halde, kendin eline düşen avı kaçırdın' derler. Fadl b. iyaz, 'O bana emniyet etti, ben de onun emniyetini bozmak istemedim' dedi. Onun bu hâli, tevbe etmesine ve ind-i ilâhide yüksek derecelere ulaşmasına vesile oldu.
"Namaz kötülüklerden alıkor"
Namaz, ruhu temizleyen, kalbi bütün karanlıklardan aydınlatan, insanı yüksek duygulardan haberdar eden, insanı hayra, tefekküre, tevazua, intizama sevk eyleyen en güzel bir ibâdettir. Anlatıldığına göre ensardan bir genç beş vakit namazı Resûlûllah'la kılıyor, fakat her türlü kötülüğü de yapıyordu. Durum Resûlûllah'â belirtilince: 'Kuşkusuz namaz, onu kötülüklerden alıkor' buyurmuştur. Hakikaten bu genç çok geçmeden tevbe etmiş; durumu düzelerek zâhid ashabın içinde yer almıştır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




