Bu hafta boyunca iki konu Türkiye'nin kültürel gündeminde oldu. Biri ilk defa duyduğumuz bir kuruluşun, Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun "onur konuğu" olarak davet edilen Nobel ödüllü V. S. Naipaul'un adı etrafında yapılan tartışmalarla 24 Kasım Öğretmenler günü münasebetiyle yapılan açıklamalar. İkisini de ister istemez takip ettik, çünkü bunca haksızlığa ses çıkarmayan Avrupa'daki yazarların böyle bir kuruluşla neler yapmayı tasarladıklarını merak ettik ve ülkenin eğitim kadrosu olan öğretmenlerin arasında biz de bulunduk.
İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı'nın desteği ile düzenlenen Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na Müslümanlara "parazit" diyerek hakaret eden Nobel ödüllü yazar "Sir" unvanlı, Trinidad asıllı İngiliz vatandaşı Vidiadhar Surajprasad Naipaul'un onur konuğu olarak davet edilmesine her çevreden yazarlar tepki gösterdi. Bazıları da her fırsatta Kusturica gibi İslam'a saldıran ünlü isimlere hayranlıklarından ötürü bu tepkiyi çağdaşlığa aykırı gördü.
Nobel neyin ödülü
Tolstoy, Dostoyevski ve Çehov gibi Rus klasikleriyle Mehmet Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi Türk klasiklerine verilmeyen Nobel'in emperyalizme ses çıkarmayan Hıristiyan yazarlar yanında pek çok kıytırık Yahudi yazar ile Batılı değerleri savunan üçüncü dünya ülkesi gönüllü sömürge aydınlarına verildiğini biliyoruz. J. P. Sartre tarafından da reddedilen bu Nobel ödülü neyin ve kimin ödülü diye sorulduğu zaman, bu ödülü alanların da kimliği ortaya çıkıyor. J. P. Sartre Vietnam Savaşı'nı eleştirdiği için ödülü geç verilmişti. Sovyet döneminde Rus yazarları Boris Pasternak ile Aleksandr Soljenitsin'e bu ödül verilirken nasıl bir politika etkili olduysa, Naipaul ile Orhan Pamuk'a da aynı sebep etkili oldu...
2001 yılında Nobel ödülünü alabilmek için İslam ve Müslümanlara hakaret eden Naipaul'un 20 yıl önceki fikirlerini değil, bugünkü görüşlerini dikkate alalım diyenlere şunu sormak lazım: Bu adama hangi fikir ve eserleri yüzünden ödül verilmişse, bizim de onu bu fikirlerle hatırlamamız gayet tabii... Niçin İslâm düşmanının avukatlığına girişiyorsunuz?
Eğer bir adam tepki gören görüşlerini değiştirdiğini ifade etmiyorsa, onu aklamak için teviller yapmaya kalkmak, İslâm düşmanlığı yaparak Müslümanlara "parazit" diyen birini, karısı beş vakit namaz kılıyor diye savunmak hangi akla hizmettir?
Avrupa Edebiyatının Sınırlarının Yeniden Tanımlanması, Dijital Çağ'da Edebiyat ve Edebiyat Coğrafyaları gibi iddialı toplantılarda Endüstrileşme, Kitlesellik ve Edebiyat başlıklı konuların da konuşulacağı söyleniyor ve sonunda elde edilecek veriler İstanbul Deklarasyonu ile duyurulacakmış... Böyle bir dizi toplantının onur yarası ile başlayıp hayırlı bir sonuç vermesi mümkün değil elbette... Birçok kişi Naipaul adı etrafında konuştu durdu ama kendi zamirlerini ve haysiyetlerini de ortaya koydular. Sonunda Naipaul gelmekten vazgeçti.
Özellikle 2001 yılından beri Naipaul hakkında yazılar yazan ve aldığı ödülün ne anlama geldiğini ifade ederek dünya Müslümanlarının buna tepki göstermesini teklif eden Hilmi Yavuz dostumuz gerçekten bir onur savaşı verdi ve onun tespitleriyle eleştirilerine hak verenler bu olaydan yüzünün akıyla çıktılar. Ona ilk katılan ve o doğrultuda pek çok yazı yazan Salih Tuna ile Müslümanlara hakaretine tepki gösteren Cezmi Ersöz'ün de bu onurlu zaferde payı vardır. Çünkü söz konusu olan sıradan bir davet değil, Naipaul'un "onur konuğu" olmasıdır ve Müslümanlara karşı tavrının da Kusturica'dan bir farkı yoktur.
Avrupa edebiyatının konuşulacağı ve bugüne kadar ne tür tepkiler ortaya koyduğunu bilmediğimiz "yazarlar parlamentosu"na Türkiye'den pek çok kişi katıldı. Kimisi bu kuruluşu ciddiye aldı, kimisi ilk kez adı duyulan bir kuruluşu önemsemedi ve Naipaul'u bu kuruluşun "onur konukluğu"na layık görenlere söylenecek söz bulamadı. Ben bu kuruluşu Türkiye'de tüzel hiçbir konumu olmayan Basın Konseyi'ne benzetiyorum. İkisi de nafile...
Kısacası, İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı bir yıldan fazla bir zamandır güzel işlere imza attı ve İstanbul'u başka yönleriyle hem bize ve hem de dünyaya tanıttı. Fakat bu ajansın desteği ile düzenlenen Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na Naipaul'un "onur konuğu" seçilmesine engel olamadığı, hatta bazı yönlerden durumunu savunmaya kalkmaları akıl alır bir sorumsuzluk değil. Çünkü Müslümanlara pek çok hakaretle birlikte "parazit" diyen ve bundan pişmanlığını ifade edecek bir özür bile dilemeyen onursuz bir adamın "onur konuğu" olması, gerçekten akıl alır bir şey değil. Her şeyden önce, hakaret ettiğiniz insanlara herkesin anlayacağı bir dille özür ifade etmeden ülkelerine davetli gelmek çok tuhaf bir tavır.
Bu adamın ülkemize daha önce de hangi yüzle geldiğini doğrusu anlayamadım.
Toplantıya katılan-katılmayan pek çok insanın Naipaul'un durumuna karşı görüş belirtirken, başka bir "onur konuğu" olan Yaşar Kemal'in derin bir sessizlik içinde olması da pek garip. Murat Belge ve Muhsin Kızılkaya gibi solcular, insan haysiyetine yakışmayan türden hakaretlere rağmen Naipaul'un onur konuğu olmasından hiç rahatsızlık duymadılar.
Tabii Kusturica gibi onur konuğu olarak çağrılmaya kalkılan Naipaul'un durumundan Kültür Bakanı gibi pek çok insan rahatsızlık duydu ama bunun sorumluluğu, Hilmi Yavuz'un gösterdiği hassasiyeti "linç kültürü" gibi telakki edenlerdedir. Onur, her şeyden çok kültürel bir husustur ve dünyanın büyük yazarları dinlere ve kültürlere saygı gösterirler.
Hilmi Yavuz'un hassasiyetini kutlarken ona karşı çıkanlara teessüf ediyorum...
Türkiye öğretmenliği
Her Öğretmenler Günü'nde dostlarını ve benim gibi eski öğretmenlerini ihmal etmeyen meslektaşım Hayri Bostan'ın bu yılın öğretmenler günü tebriki ile mesajına geçmeden şunları ifade etmek istiyorum. Çünkü Türkiye öğretmenliği zor bir iştir:
Yurtdışında görev yaparken, Türkiye'deki alışkanlıkla Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir ifade kullandığımı fark eden Türk Büyükelçiliği görevlisi şöyle uyardı: Hocam burada "Milli Eğitim Bakanlığı" yok sadece "Eğitim Bakanlığı" var, ona göre yazıp konuşun...
Türkiye'den başka bir ülkede Milli Eğitim Bakanlığı yokmuş, sebebi de bu bakanlığın görevinin farklılığı. Vasıfları devlet tarafından belirlenmiş gençler yetiştirmek olarak görülmediği imiş... Kısacası dünyanın değil, Türkiye'nin öğretmenliğini yapıyorsunuz.
Bizim Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili kanunun ilk maddesi bununla ilgili olduğu için, 12 Eylül'den hemen sonra Bakan olan emekli general, her derste beşer dakika Atatürk anlatılması yönünde bir genelge çıkarmıştı. Böylesini ne Hitler ve ne de Stalin düşünebilmişti.
Bu gerçeği dikkate alarak öğretmenlik yapanların elbette sistemden şikayete hiç hakkı yok. Ücret politikası, ek ders ücreti ve öğretmenin itibarı gibi tâli konular, asıl temel sapmayı ortaya koşmuyor. Halbuki öğretmenlik "peygamberlik mesleği" ise, tevhid-i tedrisattan çok, tevhidî tedrisatı gözetmek zorundadır. Bu hak evrenseldir, göz ardı edilemez.
Evet, şimdi bu temel gerçek ışığında artık Hayri Bostan'ın mesajına geçebiliriz:
"Sevgili öğretmen dostlarım. 29.sunu yaşadığım öğretmenler günümüz kutlu olsun. Öğretmenlik, eğer başın dik, alnın açık, meslektaşlarınla dayanışma ve yardımlaşmayla yapabiliyorsan asla doyum olmayacak bir meslektir. Her öğretmenin güzel bir yanı, başarılı sayılacak bir tarafı vardır. Önemli olan o artıları görerek meslektaşlarımızla bu mesleğe yakışır saygın bir dayanışma, istişare ve işbirliği ile bu görevi yapmaktır. Bu mesleğin tadını da, onurunu da ayakaltına düşürenler kendilerini parlatmak ve öne çıkarmak için sürekli meslektaşlarını suçlayanlardır. Bunu asla yapmamaya çalışalım. Unutmayalım ki ne ekersek onu biçeriz. Saygı görmek istiyorsak sayacağız, sevgi görmek istiyorsak seveceğiz; ama asla sevgi ve saygı dilenmek için öğrenci, veli ya da idareci yalakalığına da tenezzül etmeyeceğiz. Doğrudan asla şaşmayacağız, haksızlık karşısında her ne kadar zarara uğrama olasılığı olsa da tepki göstereceğiz. Yani işimiz zor ama çok keyifli, bereketli, saygın bir iş. Kıymetini bilenlere ne mutlu... Hepinize işinizde başarılar, sağlık ve mutluluklar diliyorum."
Ben de "Hayatta en değerli kazanımlarımız dostlarımız ve dostluklarımızdır" diyen eski öğrencim İzmit Anadolu İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Uzman Öğretmeni Hayri Bostan'ın görüşlerine katılıyorum. Çünkü o ne söylerse gönülden söyler. Muhabbetle...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




