Avrupa'da yapılan son araştırmalara göre, mutluluğun kaynağı ne para, servet, şöhret, güzellik, ne de kariyer statü gibi çağımızın kutsadığı popüler unsurlar... Aksine, bu araştırmaya göre, dini görevlerini yerine getiren, dua eden, insanlığa kalıca bir eser bırakabilen, aile bireyleriyle pozitif ilişkiler kuran kimselerin daha mutlu olduğu ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere insan, kendi özüne dönüp değerleriyle bütünleşmediği ve buradan beslenemediği sürece kalıcı bir huzur elde edemiyor. Zira huzurun beslendiği alan, insanın yapısına uygundur ve insanın gönlünde büyüyerek burada gelişebilmektedir.
Bugünün insanı, paranın her derde deva olduğunu düşündüğünden hayatını geçici metalar uğruna harcamaktan kaçınmıyor. Ancak, mutluluğun cebindekiyle değil gönlündekiyle büyüdüğünü görerek, bir süre sonra arayışlarını sürdürmeye başlıyor.
Uzmanlar, kişinin mutluluğunu, onun olayları nasıl algıladığıyla da alakası olduğunu söylüyorlar. Buna göre, bazı insanlar için mutluluk kaynağı olabilecek bir şey, bir diğeri için sıradan bir olay olarak algılanabiliyor. Eski model arabaya sahip olan iki kişiden biri arabanın modelini değiştiremediği için huzursuz olabiliyor ve bunu sorun haline getirebiliyor. Diğeri, bunu önemli bir sorun olarak algılamadığından önemli bulmuyor. Ya da, iyi bir işe sahip olmak birisi için mutluluk kaynağı olurken, diğeri bulunduğu durumdan daha iyisinin olabileceğini düşünerek, doyumsuz bir şekilde hem kendi huzuru hem de etrafındaki insanların huzuru dumura uğratabiliyor.
Şu bir gerçek ki, modern insan, açgözlülüğü, doyumsuzluğu ve ihtiraslarıyla mutluluğu gün be gün kendinden uzaklaştırıyor. Sahip olduğu nimetlere şükretmek, kanaatkar olmak yerine sürekli kazanmak, sürekli bir şeylere sahip olmak istiyor. Böyle bir yarışın içinde yer aldığından da çoğu zaman umutlarını yitiriyor.
Birkaç yıl önce, tatil için bir köye gitmiştik. Orada insanların sahip oldukları kısıtlı imkanlar içinde dahi huzurlu olduklarını görmüştüm.
Anadolu'nun bu küçük köyünde üç ay kalmıştık. İnsanlar, yoksuldular, lüks eşyaları, şaşalı evleri, arabaları, işyerleri yoktu. Ama ulaşılmaz hayalleri, ihtirasları da yoktu. Çoğu zaman insan ulaşamayacağı hayallerin peşine takılır ve buna ulaşamayınca da hayatı kendine zindan eder. Oysa insan, hedeflerini ortaya koyarken de bulunduğu şartları göz önünde bulundurmalıdır.
O dönem kaldığımız evin alt katında yaşlı bir teyze yaşıyordu. Bu yaşlı kadın sabahın ilk ışıklarıyla kalkar ibadet eder güneşle birlikte, evin önündeki bahçeye iner ve orada çalışırdı. Ben bu kadından insanın küçük şeylerle de mutlu olabileceğimi öğrenmiştim. Yaşlı kadın, evin önündeki ağacın çiçek açmasından, bahçedeki kuşun yuva yapmasından, tavşanın kırılan ayağının iyileşmesinden, komşu kızının ailesini ziyarete gelmesine kadar her şeyden bir mutluluk iksiri çıkarıyordu. Bana hayatını anlatırken "rahmetli annem, ölümünden beş sene önce gözlerini kaybetti ama hiç isyan etmedi, Allah bana Atmış yıl görmeyi nasip etti, bu birkaç yıla mı isyan edeceğim" dedi. Belli ki, yaşlı kadın annenin hayat görüşünü modellemiş ve küçük şeylerden mutlu olmayı ondan öğrenmişti. Onunla konuştuktan sonra düşündüm de, sahip olduğumuz o kadar çok mutluluk kaynaklarımız var ki ama her nedense her zaman bardağın boş tarafını görmeyi tercih ediyoruz... Oysa bardağın dolu tarafını görmek diğerinden daha kolaydır... Bunun için bilinç, sabır ve azim önemli birer anahtardır... Ayrıca, yaşadığımız olayları, sahip olduğumuz, ya da başkalarının sahip olduğu nimetleri, yakınlarımızı, dostlarımızı, sağlığımızı ve evrende insan olmanın ayrıcalığını düşünmemiz ve şükretmemiz beklediğimiz huzurun kapısını aralayacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



