Önceki gün pasaport işlemleri için İlçe Emniyet Müdürlüğüne başvurdum. Saat erkendi... Mesai saatin başlangıcına kadar yüz metre ileride bir büfede kahvaltı yapmak için sipariş verdim. Çayımı yudumluyordum. Emniyet müdürlüğünün tam karşısında bir lise var... Zil çalmış olmasına rağmen kimi gençler derse girmiş, kimi girmemiş... Girmeyenler, büfenin içine çöreklenmiş, tost yerine sigara siparişi veriyor:
"Abla üç dal verir misin?"
"Bana da bir paket cigara..."
Sonra aralarında başlıyorlar sohbete:
"Oğlum sen baba parası yemesini bilmiyorsun."
"Ya bizim bir dayı var, Almanya'da amelelik yapıyor, buraya gelip bize artislik yapıyor."
"Bırak şunu yav."
"Kanki, bu yıl da aynı ders göreceğiz."
Belli ki, geçen yıldan çakmışlar... Sohbet bu minval üzere gidiyor. Konuştukları lafların çoğu boş. Ama yüksek perdeden birbirlerine sesleniyorlar. Sanırsın ki, arslan parçaları vatan kurtarıyor. Ağızlarında sigara emzik gibi duruyor. Nasıl "baba parası" yiyeceklerin hesabını yaparken, kahkahalar havada uçuşuyor.
Hemen yanlarına oturan bir grup genç kızın ellerinde ise cep telefonu... Parmaklar "tık" rekoru kırıyor adeta, birilerine yağmur gibi mesaj yazıyorlar.
Aralarındaki diyaloga bakar mısınız?
"Kız, annen telefondaki mesajı ya görürse?"
"Hacı, benim özel eşyamdan anneme ne? O karışmaz böyle işlere?"
Mesaja harcadıkları enerjiyi belki derse harcasalar, notları yükselecek.
Hani bir tabir var, "Kavak yelleri esiyor." Ne kadar doğru! Bir iki yıl sonra o kahkahaların yerini hayatın gerçekleri alacak. Basit, eğlenceli ve alaya aldıkları kimi insanların onlar için harcadıkları çabanın değerini acaba ne zaman anlayacaklar?
Ders çalışmayı hafife alıyorlar. Gençliğin verdiği enerjiyi boş ve malayani işlerde harcadıklarının farkında değiller. Halbuki anne ve babaları onlar için gece gündüz çalışıyorlar. Kıymet bilmez bir küstahlıkla büyüklerini küçümsüyorlar.
Hepimizin çocuğu var. Gençlik dönemine girdiği zaman tamamen farklı bir insana dönüşüyorlar. Ergenlik fırtınasına yakalanmış gençleri zaptetmek gerçekten zor.
Bu zamanda söz geçirmek de mümkün değil. Psikologlara götürdüğünüzde de, kişiye odaklı çözüm üzerinde duruyorlar ve ergen delikanlılarımız bu sefer daha çok talepte bulunmaya başlıyor. Şöyle söyleyeyim; şımartılıyor. Psikologlar işi çözmüyor, tam tersine bozuyor. Çünkü anne ve babayı çocuğun gözü önünde suçlayarak, aile otoritesini sarsıyorlar.
Bu zamanda "çocuğumu iyi yetiştiririm" demek iddialı bir sözdür. Garanti edemezsiniz. Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, çocuğunuzu altın tepside yetiştirseniz bile ergenliğinde tamamen tanınmaz farklı ve yabancı bir insanla karşı karşıya kalırsınız. Çünkü gençleri etkileyen faktör bir değil, binlerce... Tahribat bir önceki kuşaklarda "bir" yerden gelirdi. Şimdi "her" yerden muhtemel zararlarla baş başa... İnternet, televizyon, medya, sokak, okul, cafe... Bir yerlerden gençlerimizin beyinlerine sızıyor, değiştiriyorlar. Mutasyona uğruyor gençlik.
Psikolog dostum dert yanıyordu: "Bana en çok muhafazakar ailelerin çocukları geliyor, onların sıkıntıları daha fazla" diyordu.
Aslında problemin özü, sistemdir.
Yani "eğitim"in bize dayattığı yalanlar çocuğu iki yüzlü yetiştiriyor.
Bir yanda hayatın gerçekleri. Bir yandan da medyanın allı pullu gençlere sunduğu dünya!
Gençler özendikleri hayata sahip olmak istediklerinde aslında böyle bir hayatın olmadığı gerçeğiyle yüz yüze geliyor. Ak ile kara arasında kalıyor. Gri bir hayatı kabullenemiyorlar. Depresyon dedikleri bela, en erken yaşlarda gençlere kene gibi yapışıyor.
Sonra bunları ya hastaneden, ruh sağlığı merkezlerinden yahut da mezarlardan topluyorsunuz!
Bu bakımdan bu zamanda, muhafazakar ailelerin imtihanı daha çetin.
Önceki gün gazeteci Ahmet Altan'ın da "eğitim sistemi"ni farklı bir yaklaşımla eleştiren yazısı çıktı.
İlginç satırlar vardı (Taraf).
Diyor ki:
"Zavallı 'eğitim mahkumları', hayatlarının en güzel, en eğlenceli olması gereken yıllarını, daha sonra unutacakları bir sürü saçmalığı öğrenmek, ciddi bir 'beyin yıkamasından' geçmek, kişiliklerini, tek tip adam yetiştiren 'tornaya' teslim etmek için harcayacaklar."
"Gidecekleri okulların birinci amacı, onlara 'ulu önder' Atatürk'ün müthiş bir adam olduğunu, hiç hata yapmadığını ve Türkiye'yi sadece Atatürk'ün yaptıklarını tekrar etmenin kurtaracağını ezberletmek, zihinlerine bu yalanı kazımak olacak. Cumhuriyet tarihi boyunca okullar bunu yaptılar."
Aslında bizim yıllardır söyleye geldiğimiz bir konuyu Altan ısıtıp tekrar gündeme getirmiş.
Biz muhafazakar kalemler yazınca "suç" olur. Ama "libareller" yazınca "cesur"ca! Akıl için yol bir... Doğru her yerde doğru... Bu eğitim sistemi, kimbilir kaç kuşağı dilim dilim doğradı.
Tarihine tutunan kurtuldu. Dinine sarılan selamete erdi. Aile değerlerine sahip çıkan köklerini sağlam tuttu.
Asıl temel mesele hallolmadıkça "bedava" verilen kitapların bir anlamı yok. Meselenin özüne inilmeli ve eğitim sistemimiz yeniden inşa edilmeli.
Bu milletin gerçeklerine uygun, tarihi ile barışık, geçmişten kopmadan, geleceğe köprü kuran bir eğitim sistemimiz esas olmalı. Yok başka yol.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



