Çin'li, latinceleştirilmiş şekliyle tanınan, Konfüçyüs'ün Özgün adı K'ung Tzu'dur. M.Ö. 6-5. yüzyıllarda yaşamıştır. "Tzu" "Üstat" anlamına gelir ve Choeu Hanedanı bilgelerinin adlarının sonuna eklenen nezaket ön ekidir. Buna göre K'ung Tzu, "Üstat K'ung" demektir. Konfüçyüs gibi ama ondan farklı bir öğreti olan Tao (Yol)culuğa mensup Lau Tzu ve Chuang Tzu gibi bilgeler de vardır. Cuhang Tzu'nun Yirmi Altıncı Bölümü'nde şöyle bir anlatım vardır.
"Bir ağ tuzağı, balık yakalamak içindir; ancak bir kimse balığı yakaladığında, artık ağ hakkında düşünme ihtiyacı duymaz. Bir ayak tuzağı, yabani tavşanları yakalamak içindir; ancak bir kimse yabani tavşanları yakaladığında, artık tuzak hakkında düşünme ihtiyacı duymaz. Kelimeler düşünceleri içinde ihtiva etmek içindir, ancak bir kimse düşünceyi aldığında, artık kelimeler hakkında düşünmeye ihtiyaç duymaz. Kelimeler hakkında düşünmeyi durduran bir kimseyle konuşmak, kelimelerle konuşmak değildir." (x) bu, Chuang-Tzu'da şu şekilde açıklanır; "iki bilge tek bir kelime konuşmaksızın tanıştılar, çünkü 'onların gözleri buluştuğunda, Tao, oradaydı." (xx) Taoculukta "Tao" (Yol) anlatılamaz, sadece ima yoluyla ifade edilir. (Fung Yu-Lan: Çin Felsefesi Tarihi (Çev: Fuat Aydın), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul-2009, s. 16, 52)
Alıntı satırları okuduğumuzda edinilen ilk izlenim birbirleriyle fazla ilintisi olmayan olay ya da durum sözkonusudur. Oysa bunlar ile anlatılmak istenen felsefi bir konudur. Düşünceyle kelimelerin, kavramların ilişkisidir. Bu ilişkinin, mesela açık olmak yerine ima yoluyla anlatılması ve okuyucunun anlatılmak isteneni kendi muhayyileyine dayanarak tasavvura dönüştürmesi, yorumlaması istenir. Açık olmak, düşüncenin dışa vurumunu sınırlandırmak anlamına gelir ve tercih edilen bir nitelik değildir.Kısa, veciz, imaen olma bilgeliğin olmazsa olmaz şartıdır. Düşünenin özüyle biçimi (formu) dengeli, uyumlu olması, birtakım özellikleri ihtiva etmesi gerekir. Çin felsefesinin, düşüncesinin kendine özgü özelliklerini dikkate almayan, bu özelliklere nüfuz edemeyen Batılı yazarlar, Çin'de, genelleme yaparak Doğu'da felsefi düşünce yoktur, tarzında keskin yargılara varmakta sakınca görmemişlerdir. Kısacası "Oryantalist" bakış ortaya çıkmıştır. Giderek bu bakış Doğu, aynı zamanda İslâm dünyası içinde de oluşmuş, genel anlayış haline gelmesi kanıksanmıştır.
Nice bir zamandır düşünce dünyamız, dün "Garbçı" sonra Batıcı, Sosyalist, ondan dönme "Liberal", Muhafazakâr vb. şekilde nitelenseler de, aslında "oryantalist" bakışın balkımaları olarak hep ön almışlardır. Bunların paydaş özellikleri "kelimeler"e, "kavramlar"a muhteva kazandırmak yerine, muhtevayı oluşturmak şöyle dursun, onu tam karşıtı kavramlara tıkıştırmak olagelmiştir. Mesela "milli devlet" kavramını ve muhtevasını, aynı anlamda olan "ulus devlet"i, totaliter ya da faşist rejim anlamına zorlayarak düşünce katliamına girişmişlerdir. Avrupa'da bile "milli devlet"lerin oluşumu haksızlığa, zulme, keyfiliğe, istismara, özgürsüzlüğe, kısacası "feodal sistem" ve onun yapısına karşı bir tepkinin doğal ve akli sonucuydu. Aristokrasi ve Kilise'nin şerrinden ve şiddetinden halkın, toplumun ve insanın güvenliğe kavuşturulmasıydı. Buna karşılık İslâm toplumlarında, içselleştirilmiş itikat gereği ve onun uygulanmasının sonuçları olarak devlet zaten "millet devlet" niteliğini içkindi. Bu niteliği gevşettiğinde, hafife aldığında ya da ihmal ettiğinde toplum ile çelişkiye düşmekten kurtulamamıştır. Yakın zamanda İran'da "şahlık", Irak'ta "Baasçılık", Ortaasya Türk devletlerinde "sovyetçilik" "milli devlet"ten inhirafın örnekleri olarak hatırlanabilir. "Milli" olma biyolojik özellikler (ırk, kabile, soy) üzerinde temellenmediği, aksine bunları fıtratın kapsamında kavradığı için birlik ya da ayrılık nedeni olarak kavranılmaz. Yanılgın olarak "Osmanlı" devletinin "millî" olmadığına karine olsun diye şu kadar "ırkı", bu kadar "inancı" birleştirerek "imparatorluk"u gerçekleştirmiştir şeklinde bir yargı kurulmaktadır. Evet, "Osmanlı" imparatorluk niteliğine sahip bir devletti. Ancak buradaki "imparatorluk" kavramını "evrensel" anlamında düşünmek zorunludur. "Sömürü" değil, "adalet" ve onun doğal sonucu düzen, güvenlik ve barış gibi ilkeler itikadın "kategorik emperatifleri", yani asli buyruklarıydı. Onun için "milli"ydi. Erbakan'ın siyasetteki ilk olarak dile getirdiği "Millî Görüş"ü bu bağlam içinde kavrama gereği vardır.
Meşrutiyet dönemlerinde ortaya çıkan düşünce akımları içinde "Türkçülük" ve "İslâmcılık" "milli" olanın arayışını, "Garpçılık" ve "Osmanlıcılık", deyim yerindeyse "milli" olanın kifayetsizliği şeklinde beliren, farkında olunmayan "oryantalist" bakışa kapılmayı temsil ediyorlardı. Zaten "Osmanlı" değil, "Devlet-i Âliye", "Devlet-i Ebed Müddet" maddi bir varlığı değil, manevi değeri ifade eder.
Allah Rasulü "kavmiyetçiliği", "ırkçılığı", soy asabiyetini kaldırmak için Allah'ın vahyine mazhar olmuş ve bu türden aymazlık ve sapkın eğilimleri "Kör Bayrak" şeklinde nitelendirmişlerdir.
______________
(x) Altını ben çizdim.
(xx) M. Esad Coşan "Mehmed Zahid Kotku" (2. Baskı, Servet İletişim, İstanbul 2009), adlı eserinde "Sami Efendi'nin yirmi-otuz bağlısıyla Mehmed Zahid Hocamızı ziyaret ederler. Arada hiçbir söz dile gelmez, sonra ayrılırlar. (a.g.e., s. 19.)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



