Nazım Hikmet’e cevap verebilecek kadar ustalaşmış bir kalemdi Peyami Safa; onların girdikleri bu polemikler şimdi Türkiye’nin belleğini oluşturuyor. Bugün gazete köşelerini okuduğumuz zaman aynı entelektüel zeminde kalem oynatacak insanlar bulmakta zorlanıyoruz.
Peyami Safa müstear isimle birçok gazetede romanlar yayınladı. Cingöz Recai bunlar arasında en fazla ilgi çekeniydi. Gazeteler, Peyami Safa imzasından çok müstear isimle yazdığı romanlara daha fazla ilgi gösterirlerdi. Öyleki Peyami Safa bu müstear isimle yayınladığı yazılardan kendi ismiyle yayınladığı ürünlere oranla çok daha fazla telif alırdı. Bu müstear isimlerden biri ‘de Server Bedi’ydi. Peyami Safa’nın çoğu zaman ‘’Allah Server Bedi’den razı olsun o olmasa halimiz nice olurdu’ dediğini bilinir.
Bugün Server Bedi’nin esamisi okunmazken Peyami Safa Türk edebiyatının seçkin isimleri arasında yer alıyor. Peyami Safa‘yı Server Bedi’ye değişen gazete yöneticileri de bugün yok. Eğer Peyami Safa imzasının önemi daha erken kavransaydı bugün Türk insanı birbirinden renkli Peyami Safa eserlerini okuma fırsatı bulacaktı. Kaybeden yine biz olduk. Batı ve doğu arasında yaşanan ikilem üzerinde en fazla duran yazarların başında gelirdi Peyami Safa.
Safa’nın eleştirilecek yönleri olsa da entellektüel birikim açısından hayli dolgun bir insandı. Batı edebiyatını iyi bilen Safa’yı unutulmaz kılan bir diğer özelliği de Nazım Hikmet’le girdikleri polemiklerdi. Sadece Nazım’la polemiğe girmedi Safa, biraz sonra belirteceğim birçok edebi şahsiyetle Safa arasında sert tartışmalar yaşandı.
Nazım Hikmet’e cevap verebilecek kadar ustalaşmış bir kalemdi Peyami Safa; onların girdikleri bu polemikler şimdi Türkiye’nin belleğini oluşturuyor. Bugün gazete köşelerini okuduğumuz zaman aynı entelektüel zeminde kalem oynatacak insanlar bulmakta zorlanıyoruz. Bir dönem aynı gazetede çalışan bu iki isim aynı gazetede çalışmalarına rağmen karşı sayfalardan birbirlerine kalem çekmişlerdi. O dönem ‘Tan’ gazetesinde çalışan bu ikiliden Peyami Safa gazetede Orhan Selim müstear ismiyle yazıyordu. İkilinin arasındaki bu tartışmalar uzun süre devam etmiş, Peyami Safa daha sonra ‘Hafta’ dergisinde Nazım Hikmet’e yaptığı eleştirileri sürdürmüştü. Nazım Hikmet, Safa’nın eleştirilerine çoğu zaman şiirle karşılık vermişti.
Peyami Safa’nın polemiğe girdiği isimler arasında Ahmet Haşim de vardı. Haşim’le olan tartışmaları da bir dönem Babali’nin en önemli olayıydı. Peyami Safa, Sabahattin Kudret Aksal’la da bir dönem karşı karşıya gelmiş, Sabahattin Kudret’in çıkardığı ‘Sokak’ adlı dergiyi isminden dolayı bir hayli eleştirmişti.
Aslında edebiyatımızda kalem kavgaları oldukça meşhurdur. Bu kalem kavgalarını yapan insanlar cumhuriyetin tarihiyle özdeş insanlardır. Bu yüzden yapılan tartışmaların toplum üzerindeki etkisi fazla olmuştur. Namık Kemal’le Ziya Paşa arasındaki tartışma daha çok şiir üzerinden şekillenmiş olsa da tartışmanın boyutları zamanla büyümüştür. Ahmet Mithat Efendi’yle Tevfik Fikret arasında yaşanan sanatsal tartışmalar ilerleyen yıllarda Mehmet Akif’le Tevfik Fikret arasında ideolojik bir kamplaşmaya dönüşmüştür. Tevfik Fikret’in hezeyanlarını rahmetli Mehmet Akif ortaya koymuş ve onun gerçek yüzünü ifşa etmiştir. Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem arasındaki sanatın içeriğine ve biçimine yönelik tartışmalar da edebiyatımıza önemli katkılar sunmuştur. Romanda şive taklidine 1950’lerde karşı çıkan Mehmet Fuat’a karşı Orhan Kemal romanda şivenin gerekliliğini savunmuş, daha sonra bu tartışmalara bir çok önemli isim katılmıştır.
Bu tartışmalar bugün yerini bambaşka tartışmalara bırakmış görünse de ben tam manasıyla bir hesaplaşmaya gidildiğine inanmıyorum. Nasıl ki son dönemde tarihsel olarak yaşanılan bazı gerçekler gün yüzüne çıkmaya başlıyorsa bu edebi alanda da kendini göstermeli. Eğer edebi anlamda bir hesaplaşma yaşanacaksa bunun tam zamanıdır. Geçmişe dönük sövgü edebiyatının sürdüğü ve gerçeklerin üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir ülkede edebiyatı sövgü aracı haline getirenler de hesap vermelidir. Reşat Nuri’nin 1928 yılında yayınlanan ‘Yeşil Gece’ romanı resmi tarih övgüsünün diğer adı olmakla birlikte sövgü tarihinin çarpıcı örneklerindendir. Bu romanla sövgü tarihine katkı sunan Güntekin, daha sonra edebiyatta palazlanacak bir takım uygulamanın öncüsü konumuna gelmiştir. “Yeşil Gece’nin Şahin karakteri neyi anlatmaktadır, bu karakterle Güntekin kimi yermektedir? Güntekin bir anda resmi edebiyat tarihçisi rolüne neden gerek duymuştur bunlar ortaya konması gereken gerçeklerdir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ‘Cadı’ romanı neyin önünü açmıştır? Bu roman P. Lous’in ‘Afrodit’ eserini 1940’larda Türkçe’ye çeviren Nasuhi Baydar’a, örnek teşkil etmiş midir. Gürpınar’ın romanı neden müstehcen diye eleştirilmiştir, yoksa Gürpınar daha sonra yazdığı romanlarında sıkça rastlanan sövgü tarihine sahip mi çıkmaktadır? Bunlar bilinmelidir..
Nahid Sırrı Örik, ‘Sultan Hamid Düşerken’ adlı romanında İttihhat ve Terakki dönemini anlatmış ama kitaba ismini veren Abdülhamit’e yazdığı eserde neredeyse hiç yer vermemiştir. Örik’in yazdığı bu eserin tarihi romanlar arasında ilk olduğu düşünüldüğünde durumun acziyeti daha iyi anlaşılıyor. Bu ve benzeri eserler monolog kültürü oluşturmaya çalışanların, izlediği güzergâhı daha net bir biçimde ortaya koyuyor. Özellikle tarihsel bir dönemeçten sonra edebiyatın tektipleşmeye başladığını ve siyasal ideolojiyle at başı gittiğini görüyoruz. Cumhuriyetle başlayan yazın hayatımızda çarpık kentleşme gibi çarpık bir edebi anlayış gelişmiştir. Bu çarpık anlayış 1960’lardan itibaren eleştirilmeye ve karşı tezle çürütülmeye çalışılsa da maalesef bazı gerçekler halen gün yüzüne çıkamamıştır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



