Bir gazeteci dostum anlatmıştı, Türkiye'den Suriye'ye giden üst düzey bir devlet adamımız, sevgi gösterileriyle karşılanmış, Suriye halkı sokağa dökülmüştü. Gidenler bilir, Suriye halkında inanılmaz bir Türkiye dostluğu ve kardeşliği vardır. İki akraba halk, bunca sene nasıl yan yana düşmanca yaşamış inanamazsınız.
Bu yakınlığın son yıllarda iki devlet arasındaki ilişkilere de yansımaya başlaması doğrusu hepimizi sevindirmişti. Vizelerin kalkması gidiş gelişleri arttırmıştı. İki ülke sınırda ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılıyor, sınırda ortak yatırımların temelleri atılıyordu. "Türkiye Suriye İlişkileri Merkezi" bile kurulmuştu.
Türkiye'nin Suriye üzerindeki etkisini daha da arttırmaya başlayan bu süreç, geçmişte Hama katliamı gibi büyük acılar yaşayan Suriye halkının, özgür ve demokratik hayata adım adım ulaşılabileceği umutlarını da yeşertmişti.
Ancak "Arap Baharı"nın Tunus, Libya ve Mısır'dan sonra Suriye'ye sıçraması, Esad yönetimin muhalif göstericilere yönelik sert tutumu ve en son Ramazan ayında başta Hama olmak üzere ülkenin çeşitli bölgelerinde sivilleri öldürmesi, bu tabloyu birden bire tersine çevirdi.
Şimdi artık, "Türkiye Suriye ile savaşır mı?" sorusu tartışılıyor.
Suriye olayları ile ilgili ortada gerçekten büyük bir karmaşa yaşanıyor. Yaşanan olaylarla ilgili özellikle batı medyası kanalıyla ulaşan bilgiler, Esad yönetiminin sivillere tanklarla ateş ettiği yönünde. Geçtiğimiz günlerde Hama'ya giden Türk gazeteciler ise askerlerin sivillere saldırısının yanı sıra bölgede başka silahlı grupların saldırılarının da olduğu iddiasını gündeme getiriyorlar. Kafalar karışık. Ama gerçek olan bir şey var, Suriye'de Müslüman siviller öldürülüyor. "Hama'dan çekildik" sözü veren Beşar Esad'ın, diğer şehir ve kasabalarda saldırılara devam ettiği yönündeki haberler, endişelerimizi daha da arttırıyor.
Çatışmalar devam ederken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Beşar Esad'ı ziyareti ise her kesimden farklı tepkiler aldı. Tansiyonun yükseldiği sırada yapılan Suriye ziyareti, ister istemez akıllara Kürşat Tüzmen'nin Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinin hemen öncesinde yaptığı Saddam ziyaretini hatırlattı. Davutoğlu'nun Şam gezisi öncesi ABD Dışişleri Bakanı Clinton'la görüşmesi, ziyaretin olacağı gün ABD Büyükelçisi Riciardone ve Pentagon'un Suriye Masası Şefi Fred Hof'un Başbakanlık'taki temasları, "Davutoğlu Şam'a ABD'nin mesajını götürdü" yorumlarına neden oldu. Fotoğrafa bakıp, hükümeti "taşeronlukla" suçlayanlar bile var? Suriye kamuoyunda da ziyaretin bu şekilde algılandığı ve Türkiye'ye olan sempatinin yerini tepkilerin almaya başladığı bilgileri gelmeye başladı.
Türkiye-Suriye arasında bu gelişmeler yaşanırken, batı medyası ise şimdiden savaş çığırtkanlığına başlamış durumda. "Suriye'yi ancak Türkiye durdurabilir, Türkiye meydan okudu, Türkiye Suriye'ye operasyon yapabilir" haberleri yapılmaya başlandı bile. Bu konuda en çarpıcı yorum ise Times'tan geldi. Times, konuyla ilgili yorumunda, "Esad'a iki hafta süre veren Türkiye'nin bu sürenin sonunda Suriye'yi vuracağını" iddia ediyor. Başbakan Erdoğan'a övgüler düzülen yorumda, adeta Türkiye gaza getirilmek isteniyor.
Tüm bu kaygı verici gelişmeler karşısında cevaplanması gereken yığınla soru var:
- Esad yönetiminin baskıcı anlayışı ile yönetilen bir ülkeden medyaya yansıyan haberler ne kadar sağlıklı? ABD, İngiliz, Fransız ve İsrail medyası olayları farklı bir şekilde yansıtırken, İran, Rusya ve Çin medyası tam tersi yönde yayınlar yapıyor. Yayınlananların ne kadarı dezenformasyon, ne kadarı gerçek? Özellikle Irak'ın işgali öncesi ABD medyasında çıkan, "nükleer tesis, kimyasal silah, El Kaide bağlantısı" haberlerinin hepsinin uydurma olduğunun sonradan anlaşıldığını unutmadık.
- Suriye'de bir mezhep savaşı mı çıkarılmak isteniyor? Böyle bir çatışma çıkarsa, bunda İran ve Türkiye'nin rolü ne olur?
- Batı, Beşar Esad'tan sivilleri öldürmesinin hesabını sorma niyetinde olduğunu söylüyor. Ama aynı batı, Beşar Esad'ın amcası olan ve1982'de 40 bin Müslümanın Hama'da katledilmesinin başaktörü Rıfat Esad'tan neden hesap sormuyor? Sürgüne gönderildiği günden beri Batılı ülkelerde yaşayan Rıfat Esad'ın, Washington yakınlarında ve CIA'nin Merkezi'nin de bulunduğu bölge olan McLean'da bir ev alarak yerleştiği iddiaları doğru mu? ABD'nin, Beşar Esad yerine amcası Rıfat Esad'ı getireceği iddiaları karşısında ne diyor?
- Türkiye-Suriye ilişkilerinin normalleşmeye başladığı bir dönemde ilişkilerin yeniden gerilime, hatta savaş ihtimaline dönüşmesi, hangi bölge ülkelerinin yararınadır? Müslüman ülkeler arasında diyalogun gelişmesi kimlerin işine gelmez?
- Suriye'nin demokratik yollarla rejim değişikliğine gitmesi, iç savaş çıkartılarak mı engellenmeye çalışılıyor?
- ABD adına konuşan Türkiye fotoğrafı mı, yoksa bölgeye ağabeylik yapacak Türkiye fotoğrafı mı Suriye halkı ve diğer Müslüman ülkeler nezdinde etkili olur?
Türkiye'nin bu sorular ışığında Suriye politikasını aklı selimle belirlemesini ümit ediyoruz. Temennimiz, Beşar Esad'ın, babasının düştüğü hataya düşmemesi, kendi halkına dönük bir katliam yapmaması, özgür ve demokratik bir Suriye'nin yolunu açmasıdır. Dileriz, verdiği "reform" sözleri bu kez lafta kalmaz, icraata geçilir. Dileriz, Esad'ın kaderi Saddam'a, Suriye'nin kaderi Irak'a benzemez. Bu temennilerin gerçekleşmesinde de yine en büyük etken, Türkiye'nin atacağı adımlar olacaktır. Milletimiz, Türkiye'den "Model Ülke" değil, "Lider Ülke"ye yakışır bir dış politika bekliyor.
Yoga Akademi'den açıklama
8 Ağustos 2011 tarihli Milli Gazete'de yayınlanan yazımız üzerine Yoga Akademi'den bir açıklama geldi. Sözkonusu açıklamayı, Basın Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca yayınlıyoruz:
Ahmet Kayır'ın 8 Ağustos 2011 tarihli yazısında:
Bir ''Yoga'' üstadı(!)nın Ramazan'ın ilk günü basın aracılığıyla yaptığı çağrı dikkatimizi çekti:... diyerek bahsettiği Yoga Academy'nin kurucusu Büyük Yoga Üstadı Akif Manaf'ın 2 Ağustos tarihinde yaptığı basın açıklamasıdır. ''Bir ''Yoga'' üstadı(!)nın...'' ifadesi sözde bir üstad ya da üstadlığı tartışılır anlamını taşımakta, böylelikle kişiye ve uzmanlığına direk bir saldırı içermektedir. Oysa Büyük Yoga Üstadı Akif Manaf, 45 yıldan fazladır Yoga yapmaktadır. 10 yıl boyunca Hindistan'da Yoga yapılan pek çok yerde eğitimi almıştır. En sonunda 3 yıl boyunca Himalayalarda bulunan gerçek Yoga Üstadlarından eğitim alarak Büyük Yoga Üstadı ünvanına layık bulunmuştur. Yoga konusundaki Üstadlığının tartışılmaz kanıtı, Gerçek Yoga bilimini insanlıkla paylaştığı birçok dilde yayınlanmış kitaplarıdır. Bunlardan 11 tanesi Türkçe yayınlanmış ve 3 tanesi daha yayınlanmak üzeredir. Ayrıca Orijinal Yoga Sistemi üzerine 4 adet DVD'si, 9 adet CD'si bulunmaktır. Yüzbinlerce kişiyi Orijinal Yoga Sistemi ile tanıştıran, Yoga alanında yol gösteren bir güç olarak bilinen Yoga'nın Büyük Üstadı güç ve sadelik dolu bilgeliğe sahiptir.
Aynı yazıdaki: "'Malumunuz Yoga, Hindistan kökenli dini bir ritüel. Bakmayın birilerinin ''ibadet değil, spor ve egzersizdir.'' demesine. Biraz araştırırsanız, Yoga'nın Hinduizm ve Budizm dininin bir ritüeli olduğunu öğrenebilirsiniz. '' ifadesi de toplumu yanıltmaktadır. Gerçek Yoga olan Orijinal Yoga Sisteminde ne Tanrı kavramı, ne dualar, ne dini ritüeller, ne tapınma, ne tapınak mevcuttur. Yoga aynı matematik gibi bir bilimdir. Sahip olduğumuz bedeni ve zihni kullanma kılavuzudur. Orijinal Yoga Sistemi, tarihi 5000 yıl öncesine dayanan Hinduizm ve Budizm'den çok daha eskidir. Orijinal Yoga Sistemi'nin ilk yazılı kanıtları günümüzden 10,000 yıl öncesine dayanmaktadır.
Aynı yazıda Yoga Hinduizm ritüeli olarak gösterildikten sonra tescilli bir marka olan Yoga Akademi, "İstanbul, Ankara ve İzmir'de yoga akademilerine giden vatandaşlarımızın giderek arttığı...'' diyerek hedef gösterilmiştir. Asıl amacı yoga öğretmek olmayan ve yogayı başka amaçlar için kullanan merkezler bulunmasına karşın, Yoga Akademi orjinal yoga sistemini saf hali ile uygulamaktadır.
Yine yazıda referans gösterilen eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Yoga Academy'nin kurucusu Büyük Yoga Üstadı Akif Manaf'ı bizzat telefon ile arayarak, Yoga'yı Hinduizmden ayıran çalışmaları ve halkımıza konu hakkında aydınlatıcı bilgileri sunmasından dolayı tebrik etmiştir.
Yazıda referans edilen Prof.Dr. Hayrettin Karaman'ın ''Yoga mı namaz mı?'' makalesinin içeriğide yer alan karşılaştırma, Orijinal Yoga Sistemi bir din olmadığı için kıyaslanabilecek olgular değildir. Yoga hiçbir zaman namazın yerini tutmaz, tutamaz ve böyle bir iddası da olamaz. Yoga Academy olarak misyonumuz, Türkiye'de ve dünyada Orijinal Yoga Sistemi'ni insanlığa saf hali ile sunmaktır. Yoga kelimesi dünyada erozyona uğratıldığı için biz Orijinal Yoga Sistemi adını kullanmaktayız.
Doğu ve Güneydoğu fotoğrafını doğru okumak
Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Diyarbakır'da gerçekleştirilen programa 1 milyon insanın katılması üzerine yazdığım yazıda, Diyarbakır fotoğrafını doğru okumak gerektiğini yazmış ve ülkenin birlik ve beraberliğinin bin yıldır devam eden kardeşliğin dayandığı değerlerin yeniden canlandırılmasıyla sağlanacağına vurgu yapmıştım.
Fotoğrafı doğru okuyan bir araştırma geçen hafta Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Enstitüsü tarafından açıklandı. Araştırmaya göre, bölgede "Dindarlık arttıkça PKK'ya ilgi azalıyor". Hiç namaz kılmayanlarda yüksek olan PKK sempatisi, namazlarını tam olarak kılanlarda büyük oranda azalıyor.
Hiç namaz kılmayanların ayrımcılık algısı yüzde 57, namazlarını kılanlarda yüzde 38. Ülkenin değerlerine aidiyet duygusu hiç namaz kılmayanlarda yüzde 65, kılanlarda yüzde 86. Dindarlık arttıkça bu ülkenin değerlerine olan aidiyet kuvvetleniyor. Beraber yaşama isteği hiç namaz kılmayanlarda yüzde 63, namazlarını tam olarak kılanlarda ise yüzde 89'a çıkıyor.
Türkiye'de halkın en önemli ortak değerinin de İslam dini olduğu belirtilen araştırmada, "Terör örgütünün bugün yanına çekemediklerinin baskın değeri İslam dinidir" deniliyor.
İmam hatiplerin orta kısımlarını kapatan, din ve inanç özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmayıp, teröre sadece güvenlik ve ekonomik sıkıntı penceresinden bakan yöneticileri de bu fotoğrafı doğru okumaya davet ediyorum.
Sırplar kan görünce şok olmuş!
Sivasspor'un Sırp takımı FK Rad Belgrad'la yaptığı sezon açılış maçı öncesi sahanın kenarında kurban kesmesi hem Sırp hem de Türk medyasında olay oldu. Sırp medyasına demeç veren takım kaptanı Kokoviç, kan görünce şok olduklarını ve çok korktuklarını söyledi. Sivasspor Asbaşkanı Faruk Taşseten, kurbanı Allah rızası için kestiklerini, soyunma odasında bulunan Sırp futbolcuların kurban anını görmediklerini açıkladı.
Futbol sahasında kurban kesilir mi, kesilmez o ayrı bir konu. Ancak, "Sahada kan izleri vardı. Gerçekten çok korktuk ve tekrar soyunma odasına döndük."diyen Sırp futbolculara ve olayı abartıp, adeta "Barbar Müslümanlar" haberi yapmaya kalkan Sırp medyasına söylenecek bir çift lafımız var. Sırplar kan ve barbarlık arıyorlarsa, yakın tarihlerine bir bakıversinler. Orada 8 bin Müslüman sivilin katledildiği Srebrenitsa'yı ve Sırp Kasabı Mladiç'i göreceklerdir.
Haşema-şort kriterleri
Ramazan ayı girince malum "mahalle baskısı" haberlerinde de artış gözlenir. Geçen hafta iki farklı pencereden iki mahalle baskısı haberi medyada yer aldı. İlk haber, voleybolcu olan şortlu bir kızın -kendi iddiasına göre- otobüste başka bir erkek yolcu tarafından şiddete maruz kalmasıyla ilgiliydi.
Diğer haber ise, tesettürlü bir bayanın Mersin'deki bir yazlık sitede haşemayla havuza girmesinin engellendiği iddiasıydı. Mağdurun mahkemeye verdiği dilekçeye göre, çocuklarıyla birlikte yazlıklarının havuzuna haşema ile girmek isteyen Şelale Akdoğan'a site yönetimi tarafından izin verilmemiş.
Her iki konu da yargıya intikal etti. Şahitler dinlenecek, yargı kararını verecek.
Ancak benim asıl üzerinde durmak istediğim, malum medyanın her iki haberi veriş tarzı. Çok satan gazetelerden biri, Mersin'deki olayı ve mahkemeye suç duyurusunu, "Haşemayla havuza almadılar iddiası" başlığıyla verdi. Haber baştan sona, olayın sadece bir iddiadan ibaret olduğunu ispatlamaya çalışırcasına, "öne sürdü, iddia etti" cümleleriyle dolu.
Aynı gazetenin "Şortlu kız" haberi ise, sanki muhabir oradaymış gibi kaleme alınmış. Voleybolcu kızın anlattıkları, tek taraflı olarak, ispatlanmış gerçek bir olay gibi veriliyor. "Yanıma oturdu, yumruk attı, hakaret etti" deniliyor. Olayın, voleybolcu kızın anlattığı gibi cereyan etmediğini iddia eden görgü şahitlerinin açıklamaları, başka medya organlarında çıktı ama bu haberde nedense yer almıyor. Haberi hazırlayanlar, "Modern, çağdaş bir kız, çıkıp yalan mı söyleyecek." edasında adeta.
Yargıya intikal eden her iki olayda gerçeğin en kısa sürede ortaya çıkmasını umuyorum. Hiç kimsenin kılık kıyafetinden dolayı mağdur edilmediği bir Türkiye'ye kavuşmak gerçekten çok mu zor bilmiyorum. Ama bir kısım medyanın olaylara bakışındaki, adeta kemikleşmiş çifte standardını görünce, doğrusu çok da ümitli olamıyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



