Mısır’ın en önemli yazarı hiç şüphesiz Necip Mahfuz. Nobel edebiyat ödülünü alan yazar, müslümanların tepkisini çeken bir roman kaleme aldı. Suikaste de uğradı. Son yıllarında ise Necip Mahfuz’da gözle görülür bir değişim yaşandı. Kendi toplumundan kopmayan yazar, Müslüman Kardeşler tarafından ziyaret edildi. Mahfuz, ölümünden kısa bir süre önce çocukluk öykülerini yazıyordu.
Necip Mahfuz öldü! Kimdi o? Türkiye gibi yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkede Necip Mahfuz bilinmez mi? Elbette bilinir. Özellikle onun Nobel sahibi bir yazar olduğu hatırda tutulur. Ha, bir de İslam dünyasından bir yazarın Nobel alması, iki kez hatırda tutmak için yeter sebeptir.
Zihnimi önceden belirginleştirilmiş tüm bilgilerden azade kılarak gitmiştim Mısır’a. Nil nehrinin kenarında, beni büyüleyen fotoğrafın gerçekliğine yaslanmış, Necip Mahfuz’u düşünüyordum. Üç gün boyunca arşınladığım Kahire ve İskenderiye sokakları yeterince duyurmuştu bana onu. Sokağın yazarıydı o. Ve şimdi onun yazdığı sokaklardan geçiyordum. Üçüncü günün son demlerinde artık bir karar vermem gerekiyordu. Az buçuk bildiğim Arapça’yla bir sinemaya gidip film mi izlemeliyim, yoksa zor olanı mı yapmalıyım? Sonuçta Nil nehrinin kıyısında geniş merdivenleri olan, kapısında polisin güvenliğini sağladığı evine doğru gitme kararını verdik. Polisin ‘olmaz, hayır’lı cevaplarını tercüme eden arkadaşımız, “umut yok” demişti, “görüştürülmeyeceğiz.” Oysa uzun yoldan, uzak diyarlardan ama çok yakından “tanıdık” bir yerden gelmiştik. Polisin ‘hayır’lı cümleleri umut verici yeni yollar açmaya başlamıştı. Necip Mahfuz 94 yaşındaydı ve vücudu oldukça yorgundu. Kulakları ağır işitiyordu ve dinlenmesi, çokça yorulmaması gerekiyordu. Sami Yusuf’tan tanıdık melodileri birlikte mırıldandığımız polis bize bir otel ismi söyledi. Orada görüşmek mümkün olacaktı.
Necip Mahfuz bir yakınının kolunda evinden çıktığında birkaç sivil polis aracının arasına alınmış arabasına bindirildi ve hızlı bir yolculuk başladı. Daha önce uğradığı suikast yüzünden güvenliği konusunda Mısır hükümeti titizleniyordu.
Mısır’ın entelektüel hayatı
Necip Mahfuz uzun yıllar dindar insanların uzağında yaşadı. Hatta ona karşı 1994 yılında gerçekleştirilen suikast, Müslümanların bir tepkisi olarak yorumlandı. El Ahram gazetesinde yayınlanan romanının kitaplaşmasına izin verilmemişti ve büyük tepki almıştı Mahfuz. Bu tepki El Ezher onaylıydı. Bütün bunlar olurken Nil nehri sakinliğini koruyordu. Mısır tarihine baktığınız zaman –çok gerilere gitmeye gerek yok- Müslüman Kardeşler tecrübesinin yaşandığını görürsünüz. Elbette ki tarihin yapraklarından kanlar sızmaktadır. Bütün bu acıyla yoğrulmalara rağmen halkıyla bütünleşmiş Müslüman Kardeşler teşkilatı kültürel bir çabayla Mısır’ın sanat ve entelektüel hayatına da bir hareket getirdi. Mısır’ın yetişmiş tiyatro ve sinema sanatçılarına baktığınızda sanat dünyasına ilk adım attıkları yerin İhvan-ı Müslim’in etkinlikleri olduğunu fark edersiniz. İlginçtir, Müslüman Kardeşler’in yönetildiği merkeze girdiğimizde orada yoğun entelektüel faaliyetlerin sürdürüldüğünü görmüştük. Teşkilatın ileri gelenleri üniversite hocalarıydı ve teşkilat sinema, tiyatro konularında yetkin isimleri bünyesinde barındırıyordu.
Necip Mahfuz’la Müslüman Kardeşler’in yolu kesişmiş miydi acaba? İşte bu sorunun cevabı da Mısır’da bizi bekliyordu. Otel lobisindeki özel odasında manevi oğlu El Ahram gazetesi yazarı dostuyla bu konuyu konuşuyordu biz içeri girdiğimizde. Önünde açılan gazetede Necip Mahfuz’un bir çizim resmi vardı ve Mısır gibi sıkı takip ülkesinde Necip Mahfuz ve Müslüman Kardeşler’i bir araya getiren saikler ele alınıyordu. Biz Türkiye’ye yansıyan haberde Necip Mahfuz’un teşkilata katıldığını öğrenmiştik. Necip Mahfuz aslını anlattı. Müslüman Kardeşler teşkilatı yöneticileri onu ziyarete gelmiş, hal hatır sorup muhabbet etmişler. Necip Mahfuz bu ziyaretten ziyadesiyle memnun olmuş ve Müslüman Kardeşler’in fikir özgürlüğü ve insan hakları eksenli çalışmalarını takdirler karşıladığını belirtmiş. Teşkilat üyeleri onu ‘onur ödülü’yle onurlandırmışlar. Necip Mahfuz bunları söylerken gözlerinin içi gülüyordu. Necip Mahfuz’un son yılları daha çok çocukluğunun etrafında dönen hikayeler kaleme almakla geçiyordu. Yazdığı öyküler “Yarım Dünya” diye tercüme edebileceğimiz bir dergide yayınlanıyordu. Türkiye’yle, Türk edebiyatıyla yakından ilgiliydi. Ama bu Türkiye’den gelenlerin ona büyük ilgi gösterdiği anlamına gelmiyordu. Zihninden parça parça dökülenler arasında sadece Türkiye’den birkaç yayıncı vardı. Onu ziyarete gelen öyle çok önemli bir ‘tanıdık’ yazar yoktu yani. Türkiye’ye gelmek de nasip olmamıştı “Nobel” sahibi yazara.
Necip Mahfuz’un Mısır entelektüel hayatına katkıları şüphesiz unutulacak gibi değil. Onun dünyanın ilgisini çeken yazarlık serüveni Mısır insanına da uzak değildi. Yani dış destekli ama içerde ‘sevimsiz’ görülen bir yazar değildi. Müslümanların tepkisini çeken bir roman yazmasına rağmen, onun yazarlığı, ortaya koyduğu edebi eserler takdirler karşılanabiliyordu.
Eserlerinin birçoğunun Türkiye’de bile İslami duyarlılığı olan yayınevlerinden çıkması bu yüzden çok normal. Ama normal olmayan şu: Neden Türkiye’deki büyük yayınevleri Necip Mahfuz’un eserlerini büyük tanıtımlarla basmadılar, aldığı –onların çok önemsediği- ödülü dahi göz ardı edebildiler? Sanırım bunun cevabı Türkiye’nin –hani o çok söylenen malum şey var ya- özel şartları gereği. Öncelikle Türk tipi batılı aydın anlayışı Necip Mahfuz’u “okuma sırası”na alamazdı. Çünkü batılı değildi. Batılıları memnun edeyim derken kendi ülkesini kırıp dökmüyordu. Sürgünde yaşamıyordu, kendi ülkesinde bütün zorluklara rağmen yaşamayı seçiyordu. Bugün Necip Mahfuz’un kitaplarını yazdığı kahvehane ziyaretçisi bol bir yer. Türkiye kendi kültürüyle muvazaalı bir yolu tercih ederken Mısır’da bütün baskılara rağmen, halkın normal yaşantısını etkileyebilecek dönüştürücü bir güruh yok. Sabah akşam papağan gibi insan hak ve özgürlüklerini diline dolayan ve bu kadar hak size fazla diye bağıran çağıran aydınları yok Mısır’ın. Gazeteler halka sopa göstermiyor. Yerli aydınları yabancı turist arkadaşlarını Mısır’da gezdirip ‘hele bi neler değişmiş söyle” dediğinde turist arkadaşı “başörtülüler artmış ne yazık ki” dediğinde hayıflanan ve ülkesi adına vah vahlanan bir aydını yok Mısır’ın.
Necip Mahfuz kendi toplumundan hiç kopmadı. Eleştirilebilecek çok yönleri vardı belki de. Ama bunları yazmak Mısırlı meslektaşlarımıza düşüyor. Onlar daha etraflıca değerlendirecekler ve geleceğe, büyük bir külliyat bırakan Necip Mahfuz ismi kalacak.
Benimse zihnimde kulakları duymadığı için yanında yüksek sesle sorularımızı ona ileten El Ahram yazarını dinleyip bize cevap veren Necip Mahfuz kalacak. Ama en önemli sahneyi galiba hiç unutamayacağım.
Hayatının filmi sona erdi
Sağlığının gittikçe bozulduğunu haber veren yüzündeki acıya odaklanmıştım. Necip Mahfuz’u kayda geçirmeliydim. Önce fotoğraflarını çektim. Ardından record düğmesine bastım. Artık kayıttaydım. Zaman sınırlı ve sadece fotoğraf için izin almış olduğumdan kamera kaydını gizlice alıyordum. Necip Mahfuz bir süre gözleriyle beni takip etti. Ardından çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi durdu. Ondan beklenmeyecek bir çeviklikle birkaç cümle söyledi. Odada bulunan herkes gülmeye başladı. Tercümanımıza dönerek ‘nedir sizi bu kadar güldüren’ diye sordum. Meğer benim, karşısına geçip fotoğraf çekiyor gibi yapıp onu kameraya aldığımı fark etmiş: “Bu Türk fotoğraf çekiyorum dedi ama o durmuş orada film çeviriyor” dedi.
Hayatın filmi de çevrildi. Artık o kendini yazmaya adadığı Kahire sokaklarında ismini dolaştıracak. Onun ölümü Mısır için ‘çabucak unutuluverecek bir anı’ değil. Ömrüm oldukça Mısır’a gidersem, her gidişimde Nil nehrinde bir gezinti yapacağım ve onun fotoğrafının olduğu, anılarını bıraktığı kahvehanede yazılar yazacağım. Belki de gaza basarak ona yetişmek için şoförümüz Yasir’in ‘uçuşundan’ başlayabilirim. Fonda Ümmü Gülsüm, Kahire sokakları…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



