Öbür dünyada Resullah sorarsa "ümmetim bana ne getirdin?", iki büklüm mahçup bu iki damla kanımı gösteririm.
Hekimoğlu İsmail ( Minyeli Abdullah)
Seksenlerin sonu doksanlı yılların başı, Hekimoğlu İsmail'in Minyeli Abdullah filmi sinemalarda, video kasetlerinde. Babam bulduğu emanet videoyu, televizyonu eve getirir, ( uzun süre televizyonu eve almak istemediği için emanet buluyordu) Mesut Uçakan'ın, Yücel Çakmaklı'nın ne kadar filmi varsa eve getirir, sohbet kasetleriyle birlikte, bir film, bir sohbet izletirdi. Işıkları söndürür, filimin heyecanına gölge düşürecek konuşmalar yasaklanırdı. Minyeli Abdullah filmini izlediğimiz gün ışıkları yaktığımızda, herkesin gözü kıpkırmızı kan çanağına dönmüş olmasından filmin oldukça etkileyici olduğu sonucunu çıkıyordu.
Hekimoğlu İsmail'in Minyeli Abdullah romanını, filmini izlemeden çok önce okumuştum, o güne kadar çok kitap okumuştum ama Minyeli Abdullah filminin etkisi iliklerime kadar zerk olmuş, etkisi yıllarca sürmüştü.
Omzunda hamallık ipi, vakur bilge duruşu, ilim aşığı oluşu, dünyaya itibar etmeyişi... Bildiğimiz hayatlarını ibretle okuduğumuz İslam âlimlerine ne kadar benziyordu. Kafasında namaz takkesi, kalbinde Mevlâ sevgisi, elinde kitap, bodrum katlarında, mum ışığında, gayretle ilim arayışı, hakikat arayışı...
Ne kadar dokunmuştu çektiği işkencelere gösterdiği sabır ve tahammül. Hekimoğlu'nun galiba İskilipli Atıf Hoca'dan mülhem yazdığı o sahne yok mu? Hapishanede farelerin içinde yediği dayaktan morarmış yüzü, aldığı darbelerden akan kanını silerek Allah deyişi... Oturup savunma hazırlayacağı zaman rüyasında Resullah'ı görmesi, uyanıp savunmasını yırtması... yüzünden akan kanları şikayet etmeden hüsnü kabulle görüp eline aldığı kanı kutsarcasına; " yarın ahrette peygamberim sorarsa - Abdullah bana ne ile geldin?- ben de iki büklüm mahçup bu iki damla kanı gösteririm, senin uğruna ya resullallah " derim diyerek akan kanı necat sebebi gibi görmesi...
Her türlü eza/cefanın karşısında vakurla, sabırla, imanla duruşu...
Yıllar sonra Bursa'da vali Orhan Taşanlar (Taş anlar o anlamaz) dediğimiz valinin, İmam Hatipler için pilot bölge olarak Bursa İmam Hatiplerini, Mesut Yılmaz'ın türlü çeşit vaatlerine ve birilerine şirin gözükme çabasına zavallı İmam Hatiplileri kurban seçmesinin akabinde çıkan olaylarda ben de göz altına alınınca, kendimi hep Minyeli Abdullah gibi hissettim. Zaten Hekimoğlu romanını her ne kadar Mısır'da kurgulamışsa da, romanda geçenler birebir Türkiye'mdeki istibdat ve tahakkümleri anlatıyordu.
İşte ben de Fomara Emniyet binasında başörtüsü için elele zincirine halka olmak için gittiğim gün, şube müdürüyle aramızda geçen söz düellosu yüzünden gözaltındayım. Ne için, Allah'ın ayeti için. Polis arabasındayken Allah için dayak yiyeceğim ve ben de peygamberime bunları sunacağım diyordum. Sorgulanırken Minyeli gibi vakur duruyor, oradakilere ayet, hadis söylüyordum. Dayak yemedim çünkü polisler bizim evladımız, bizim insanımız, bana çok kibar, çok dikkatli davrandılar, ama adliyeye sevk edilmem an meselesiydi, Mazlumder ve Refah Partisi avukat göndermeseydi... Bilmiyorum dayak yesem Minyeli gibi mukavemet gösterebilir miydim, ama oradaki her karede Minyeli Abdullah refakatçimdi.
Hekimoğlu, çok duyarak, hissederek yazdığı için eseri gönüllerimizde makes buldu, hatta ruhumuzda güzellikler doğurdu; tavırlarımıza yol haritası oldu.
Anlaşılır ve akıcı bir üslupla kaleme alınmış bu eser, yürek yangınlarının külleriyle yoğrulup hamur yapılmış ve gönüllere, beyinlere derin çentikler atılmasına sebep olmuştur.
Edebiyatın hileli kıvrımlarından, gereksiz süslemelerden kaçınılmış, kelimelerle oynanarak değil yaşanılanlardan yola çıkarak kurgulanmış, gönülden taşıp gönüllerde makes bulmuştur. Yaklaşık yirmi yıl önce okuduğum bu roman kahramanı film kareleriyle de desteklenince aklımda kuvvetli imgeler oluşturmuş, her sıkıntıya rağmen imanda kararlı olunması gerektiğini aklıma nakşetmiştir.
O başında namaz takkesi abani kıyafeti, hamal ipi ile denizin kenarına oturup derin tefekkürlere dalması, üstün tarih bilgisiyle Osmanlı'yı anması...
Hekimoğlu bu kahramanı, bu kurguyu her ne kadar hayali gibi göstermeye çalışsa da, okunduğunda gerçeklikten hiçte uzak olmadığı hatta yaşadıklarından esinlenerek yazdığı hemen anlaşılıyor.
Hayali tasvirlerin karıştığı bir iki sahne haricinde hemen hemen bütün sahneler gözümüzün önünde cereyan edenlerle bire bir aynı olması bize, "bakın bu sahnede böyle davranmanız gerekiyor", "bizde bunları yaşarsak böyle tavır takınmalıyız" dedirtiyor. Mesela Minyeli Abdullah yıllar sonra emniyet amiri olup önemli kişilerden birinin oğlunu tevkif edince, "görevden alınacaksın, neyine güveniyorsun?", dediklerinde verdiği cevap " hamallık ipime" sözünde olduğu gibi dünyalık mevkie /makama değil, güvenmen gereken mercie güven ...
Oğlu Bilal'in vurulduğu sahne, yok anlatamam, en iyisi açıp minyeli Abdullah kitabını okuyun.
Muhterem Hekimoğlu (Ömer Okçu'nun) hastaneye kaldırıldığını duyduk, Allah'tan şifalar diliyoruz. En kısa sürede, kaleminden o güzel kelam-ı kibarları, o kıymetli nasihatleri okumayı bekliyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




