18. yüzyılda kralların mutlak iktidarına karşı halkın iradesine dayalı yönetim anlayışını savunan J.J.Rousseau, eşitlik ve özgürlüğün ancak böylece gerçekleştirilebileceğini ileri sürüyordu. Eşitlik ve özgürlüğün söylem olmaktan çıkarılabilineceğini, doğum yeri olan Cenevre Cumhuriyetindeki uygulamayı örnek göstererek açıklıyordu. Yöntemi ise, halkoylaması, yani referandum (referendum)'du. Buradan hareketle, demokrasi kuramı çerçevesinde bir hayli tartışmaya ve eleştiriye konu olacak "Genel İrade" kuramını da temellendirecektir.
Krallık iktidarına, eşdeyişle totaliter iktidara karşı, halk irade, tercih ve kararı eşitlik ilkesi ve özgürlük erdeminin gerçekleşmesinde, doğal olarak yeni yöntemleri de beraberinde getirmeliydi. Serbest seçim, referandum vb. Çünkü insan "özgür doğar" ama sonradan sahip olduğu bu özgürlüğü birtakım imtiyazlar, ayrıcalıklar, statüler nedeniyle kaybeder ve eşitsizlik toplumsal bir sistem halinde ortaya çıkar. Sözgelimi, ne zaman yeryüzünde biri bir çit çekmişse ve çitin çevrelediği alanı mülkiyet haline getirmişse, işte eşitsizliğin kaynağı da oradadır. Eşitsizlik, özgürlüğün kaldırılmasında, sınırlandırılmasında ya da yok edilmesinde bir takım irade ve güçleri serbest, keyfi davranmaya yöneltmiş, özendirmiş ve kışkırtmıştır. İktidarın mutlaklaşmacı, kaçınılmaz olarak özgürlüğü ve eşitliği yok etmede sınır tanımaz hale getirmiştir.
Krallığın mutlak iktidarına karşı halk iradesini esas alan Rousseau'nun görüşü (ve diğer düşünürler gibi) Fransız Devrimi ile, eski rejimi (ancient régime) tarihin çöplüğüne atmıştır. Eşitlik ve özgürlük artık temel değer olarak iktidarın, devletin özenle riayet etmesi gereken ölçüye dönüşmüştür.
Eşitlik ilkesi temelinde özgürlük, bireysel ve toplumsal boyutlarıyla, siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel çeşitlilik içinde tezahür ettirilmek suretiyle, iktidarı sınırlandırıcı bir anlam kazanmış ve kazanmaya devam etmektedir. Bu anlamda, özgürlüğün birtakım tezahürleri, bazı birey ya da toplulukların iradesine başvurularak tanımlanamaz, sınırlandırılamaz, hele ortadan hiç kaldırılamaz niteliktedir. İfade özgürlüğü, inanç ve felsefi düşünce özgürlüğü gibi. Özellikle inanç (din) özgürlüğünün muhtevasının belirlenmesi ya da tanımlanması konusunda, iktidar belirleyici bir yetkiye sahip konumda değildir ve olamaz da.
Somut ve sıcak bir olay olan İsviçre'deki minare yapımı konusudaki halkoylamasına baktığımızda, temelde yatan yanlışlığı hemen farkederiz. Kamuya ilişkin bir sorunun çözümlenmesinde halkoylaması, bazı sakıncaları barındırsa da, kabul edilebilir bir yöntem ve uygulamadır. Fakat halkoylaması, mahiyeti itibariyle oylamaya konu edilemeyecek bir özgürlük, örneğimizde aslında inanç özgürlüğüdür, hakkında böyle bir işlem yapamaz. Yapıldığı takdirde, sözkonusu inancın özüne tecavüz edilmiş, en azından özüyle ilgili olmayan bir tanımlama ya da sınırlamaya gidilmiş olunacaktır. Sözgelimi minare, "siyasal islâmcılığı" çağrıştırıyor yollu bir gerekçe, aslında İslâm inanışının belli açıdan iktidar ya da kamuoyunca belirlenmesi ve tanımlanması anlamına gelir. Dolayısıyla inancın özü başka bir iradenin belirleme yetkisi alanına çekilmiş olur. Açıkçası sınırlandırılmış ya da ortadan kaldırılmış sonucunu verir. Cami gibi minarenin anlam ve önemini belirlemek istediğimizde, bir bireyin, topluluğun ya da kamunun tercih ve seçimine değil, o inancın özüne bakmak şarttır. Elbette cami ya da minarenin mimarisi konusunda birtakım eleştiriler yapılabilir, çevrenin veya kentin görünümüyle uyumsuzluk içinde olduğu ileri sürülebilir. Bu eleştiri ve değerlendirmeler işlevsellik açısından bir anlam taşırlar, o kadar.
Cami ve minare (selefi yaklaşım içinde olanlarca, en azından bidat olarak nitelense bile) İslâm inanışının açık ve gerçek simgesidir. Nasıl çan kulesi kilise ve dolayısıyla Hıristiyanlığı, kippa Yahudiliği simgeliyorsa, minare de İslam'ı simgeler. Caminin yapımını kabul ama minarenin yapımını red, doğrudan İslâm inancının özünü kendi maksadına göre belirleme ve tanımlama anlamına geleceği için, açık bir şekilde inanç özgürlüğüne müdahale demektir.
İşin özü, Avrupa, özellikle bilinçaltı dürtüsüyle İslâm'ı bir din olarak görmediği ve anlamak istemediği için, kendi varlığı açısından bir tehdit algılamasından kurtulamıyor. Endülüs soykırımı tarihi gerçeklik olarak ortadadır. Bosna'daki soykırım daha güncel ve bitmiş değildir. Ne var ki, İslâm, Avrupa'nın bir gerçekliğidir ama onu sorun olarak görüp görmemesi, işte temel sorun da budur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



