Ben bu büyük sanatçının eserlerine ve sanatta sadelik içinde ihtişamı yakalayan tutumuna hayran olarak büyüdüm ve eserlerine o gözle baktım. Tabii hakkında pek çok şey de okudum ama yine pek çok yazar, mimar ve sanat tarihçisi gibi onu epeyce bir zaman anlayamadım. Çünkü bana göre farklı bir devrin, farklı bir sanat türünün benzeri olmayan bir sanatçısı idi. Bunu sanat tarihçisi Selçuk Mülayim'e göre sanatçı yaklaşımıyla biraz Yahya Kemal anlamış, ancak onun yolundan gidilerek bu mimarî deha biraz daha anlaşılabilir. Belki biraz da bilge mimar Turgut Cansever anlamıştır denebilir. Birisi estetik ağırlıklı, öteki teknik ağırlıklı değerlendirmeler yapmıştır ama ikisinde de Osmanlı İslam medeniyetinin perspektifi vardır. Fakat bana göre Mimar Sinan'ın eserlerini anlatan bir kitap yazması veya Sâi Çelebi'ye yazdırması, Sultan Süleyman devri insanlarının yazdıkları dikkate alınınca daha iyi anlaşılabilir.
Bu işin sırrı Barbaros Hayreddin Paşa hatıratının başında ifade edilir: Kanuni Sultan Süleyman devrinde önemli işler yapanlara tarihlerini, yani hatıralarını yazmalarını emretmiştir!
Ben bu dehanın farklı yönlerini, ölümünün 400. yıldönümünde Mimar Sinan Üniversitesi'nde yapılan toplantılarla anlamaya çalıştım ve kendisi Selimiye Camii'ni ustalık eserim diye anmasına rağmen, en büyük eserinin Süleymaniye ve külliyesi olduğuna inandım. Çünkü ustalık eseriyle büyük eser farkını o çok iyi biliyor, eserlerini herkesten iyi değerlendiriyordu. Bana göre dünyanın en büyük mimarı yanında en iyi duvarcı ve cam ustaları, hattatı ve çinicileri, Sultan Süleyman gibi bir padişah adına yapılan bu muhteşem eser için seferber olmuştu ve Süleymaniye külliyesi böyle talihli bir eserdir. Onunla hiçbir eser karşılaştırılamaz.
Ayasofya da öyledir ve herkesten çok Sinan bunun değerini bilmektedir. Onu restore edip minarelerle kubbesini desteklemiş ki, kendisinin hangi eserlerle yarıştığı anlaşılsın diye...
Mustafa Sâi Çelebi'nin Tezkiretü'l Bünyan adlı eserinin yazılış hikâyesiyle birlikte Bâki ve Sinan'ın da dostluğunu anlatmaya çalıştığım Sinan'ın Romanı adlı kitabım bitmek üzere...
Sinan'ın hayatı
Tezkiretü'l Bünyan'da kendi hayatını çok mütevazı bir şekilde ve sıradan bir yeniçerinin devlet hizmetine nasıl girdiğini anlatmak için şöyle özetler:
"Bu değersiz kul, Sultan Selim Han'ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup Kayseri Sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında, tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım. İstanbul'a dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım."
Devşirmelerin pek çoğu gibi Abdulmennan oğlu olarak anılan Sinan, bir Osmanlı neferi olarak Yavuz Sultan Selim'in sadece Mısır seferine katıldığı gibi, Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferi'ne de Yeniçeri olarak katıldı (1521). Rodos Seferi'ne ve Belgrad Seferi'ne Atlı Sekban olarak (1522), Mohaç Meydan Muharebesi'nde gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir ile Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına terfi ettirildi (1526). Daha sonra Zemberekçibaşı oldu.
Kanuni Sultan Süleyman'ın İran Seferi sırasında Van Gölü'nde karşıya gitmek için Sinan iki haftada üç kadırga yapıp itibar kazandı (1533). İran Seferi'nden dönüşte, Yeniçeri Ocağı'nda Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, Korfu, Pulya ve Moldavya seferlerine katıldı. Karaboğdan Seferi'nde ordunun Prut Nehri'ni geçmesi için köprü gerekmiş, bataklık alanda günlerce uğraşılıp köprü kurulamamış görev Lütfi Paşa'nın emriyle Sinan'a verilmiştir (1538).
Bu köprünün yapımında başarısı ve köprünün korunmasıyla ilgili konuşmaları ile dikkati çektiği için kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti'nin Başmimarı Acem Ali öldüğü zaman Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra Başmimarlık görevine getirildi.
Başmimar Sinan
Hassa Başmimarı olan Sinan, baş mimarlık görevini Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat zamanlarında 40 yıl süre ile yapmıştır. Bu kadar zaman Başmimar olarak çalışan yok...
Mimar Sinan'ın, Mimarbaşılığa getirilmeden önce yaptığı bazı eserler vardır. İstanbul'daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami, medrese, sübyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliye tamamen ayrıdır. Mimar Sinan'ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği ilk büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren ilk basamak, İstanbul'daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Merkezi kubbe etrafında inşa edilen Şehzade Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.
Süleymaniye Camii ve külliyesi, Mimar Sinan'ın yalnız İstanbul'da değil, bütün dünyadaki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır. Mimar Sinan'ın en çok sevdiği ve övdüğü eseri ise, takriben seksen yaşlarında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği, Edirne'deki Selimiye Camii'dir (1575).
Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Suyolları, hamam ve köprüler bunların başlıcalarıdır. Zaman zaman eski eserleri restore etti. Bu konuda en büyük çabasını Ayasofya için harcadı; Ayasofya'nın kubbesini onararak iki yeni minareyle takviye etti ve eserin bugünlere kadar gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu amaçla Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkânların yıkımını sağladı.
İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul'un yollarıyla ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.
Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü, onun eserlerine attığı tek imza gibidir, aynı zamanda mütevazı kişiliğini de yansıtmaktadır.
Mühür şöyledir: "El-fakiru'l-hakir ser mimarân-ı hassa" / Bugünkü dille karşılığı şu: Saray özel mimarlarının başkanı değersiz fakir kul...
Eserlerinin büyük bir kısmı İstanbul'dadır. 1588'de İstanbul'da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı sade türbeye gömüldü. Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Müftülüğü'nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda, iki caddenin kesiştiği noktada, Fetva Yokuşu sonunda solda, Süleymaniye Camii'nin Haliç duvarının önünde, beyaz taşlı sade bir türbedir. Mezar taşında, onun hayatını ve eserlerini kendi dilinden anlatan, Tezkiretü'l Bünyan adlı eserin yazarı Sâi Çelebi'nin onu anlatan bir gazeli vardır, şu mısraı da tarih itibariyle ölüm yılını bildirir: "Geçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan"...
Evet, mimarların pîri diye bilinen Mimar Sinan, 92 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 dârü'l-kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere takriben 375 eser vermiştir. Bunların isim ve yer olarak tam listesi onu anlatan Tezkiretü'l Bünyan ile Tezkiretü'l Ebniye'de verilmiştir.
Mimar Sinan yaşamasaydı elbette Osmanlı yine Osmanlı olurdu ama bu kadar muhteşem bir tarih ve kültür mirasına sahip olamazdı. Bu deha Osmanlı'nın hükümran olduğu üç kıtada Osmanlı mührünü vurduğu gibi, Bizans mimarisi bakımından İstanbul'un Türkleşmesine de büyük hizmet etmiş oldu. Çünkü bu dâhi mimar mimari eserlerin bir milletin şahsiyetini nasıl etkilediğini çok iyi biliyor ve gezip gördüğü yerlerdeki büyük eserleri kendisine aşılacak modeller olarak alıyor ve bunu zihnindeki modellerle geliştirerek millî mimarimizin temelini atıyor. Ondan sonra hiçbir cami onun modellerini dikkate almadan yapılamadı...
O bizden hayırlı dua istiyordu, biz de onun ölüm yıl dönümü sayılan 9 Nisan ile bahar aylarında anılmasının bu duaya vesile olduğunu düşünüyor ve pek çok kitap ile televizyon belgeselini, roman ve monografilerle anma toplantılarını, sempozyumları önemli buluyoruz. Çünkü böyle değerler bizim tarih ve kültür mirasımızı iyi tanımamıza vesile olur umuyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



