Sıcak gündemin öncesinde ve sonrasında asıl ve serinliğini daima muhafaza eden gündemimiz milletimizin ve devletimizin tarih ve hakikat üzerine kurulu hayatıdır.
Kim bu hayatın makul gidişine müdahale etmeye çalışırsa, nihayetinde karşısında milletin aziz hafızasını ve hatırasını bulur.
Milletin hafızasına ve hatırasına saygı duyan herkes bu tarihteki haklı ve gurur verici yerini alır.
Kim de, bu hatırayı ve hafızayı zedelerse en büyük zararı kendisi görür. Mesele, sıcak gündemin hararetinde kavrulmak değil, milletin serinliğinde bu hayatı idame ettirmektir.
Siyasî, ticarî, askerî, dinî, millî, edebî hayatımız bütün gailesi, bütün çilesi, bütün cepheleri ile akıp gidiyor. Her yoğun gündem bir başka yoğun gündeme yerini bırakırken aslında onlarca soru hem sorulmadan hem de cevaplanmadan bu yoğun gündemler arasında kayboluyor.
Meseleler karşısında tavır almak, cephe seçmek kimilerinin hayatında büyük bir yer tutuyor. Yaşanan bütün hadiseleri Türkiye'nin "demokrasi" tarihindeki sayfalarına yerleştiriyor, böylece sonradan görülmek üzere bir hesabın üzerini de kapatıyoruz. Nitekim yaşananlar gösteriyor ki, "sicil" uygulamasını sadece savcılar yapmıyor, basın da, millet de aynı uygulamayı günü gelince beyan edilmek üzere yürütüyor. Resmî makamların iş görmek tarzı farklı farklı olsa da, milletin hadiselere, gelişmelere bakış tarzında temel bir soruya verilen cevap dikkatleri çekiyor.
Hayat bize sürekli olarak gizliden gizliye, bazen de aşikar olarak şunu soruyor; "Katılıyor musunuz?"
Katılmak sözlükte üç farklı anlama geliyor; "Katma işi yapılmak; Bir topluluğa girmek, iştirak etmek; Ortak olmak, benimsemek." Katılıyor musunuz, sorusundan beklenilen cevap söz konusu meseleyi, hadiseyi benimseyip benimsemediğimizdir. Yine katılmak, bir topluluğa girmek, iştirak etmek anlamı ile de hayatımızda önemli bir yer tutuyor.
Bir konu hakkında düşüncelerimizi beyan etmemiz, fikrimizi açıkça ortaya koymamız istendiğinde "katılmak" kelimesi ile muhatap oluyoruz. Katılmak oyuna dahil olmaktır; oyunun bütün sürecinde ortaya çıkacak durumu şimdiden kabul etmek, oyunun neticesine itiraz etmemektir. Hayatın hangi alanında bir meşguliyet sahibi olursak olalım bilhassa toplumsal ve millî meselelerde "katılmak" hakkımızı daima saklı tuttuğumuzu bilmemiz ve bunu bildirmemiz zaruridir. Bizim görüşümüzün sorulduğu bütün mekânlarda ve zamanlarda "katılmak veya katılmamak" irademiz, hakkımız ve isteğimiz bir değer ifade edecektir.
Demokrasi dedikleri kültür, bir anlamda millete ülke yönetimi konusunda neye katıldıklarını sormaktır. Bunun birinci yolu seçimlerdir. Seçimlerde, millete ülkenin yönetimi konusunda hangi siyasî partiye "katıldığı", hangi siyasî partiyi "desteklediği" sorulur. Verilen cevaplar neticesinde ülkeyi yönetecek kadrolar tayin edilir. Ancak yönetim sürecinde ülkede öyle hadiseler cereyan eder ki, sık sık cevabımızı gözden geçirmek zorunda kalırız. Bu bakımdan demokrasi tarihimizde yüzlerce siyasî parti, onlarca başbakan ile muhatap olduk. Gelişen şartlar gereği, cevaplarımızdaki her değişiklik, aslında bir anlamda cevabımızın ne kadar kısa ömürlü olduğunun da işaretidir. Zira bizim cevaplarımızı geçersiz kılan şartlar tamamen bizim dışımızda gelişen, bizim bir türlü müdahil olamadığımız hadiselerle doludur. Rüzgârın esiş yönü, yakaladığı dalga, dış dünyanın bizden beklentileri vs. ister istemez içeridekilerin, yani bu vatanda hayat sürenlerin cevaplarına da yansımaktadır.
Bu bakımdan "katılmak" ifadesi veya sorusu da tuzak bir sorudur çünkü bizim dışımızda gelişen şartlar bir şekilde önümüze sürülmüş ve bizden alelacele bir cevap vermemiz istenmektedir. Bizim cevabımızın neyi ve nasıl tayin edeceği meselesi açıklığa kavuşmadan vereceğimiz cevabın akıbeti de meçhul olacaktır. Yalnız bu durum bizleri büsbütün bir karamsarlığa ve kötümserliğe de itmemelidir. Nihayetinde bütün soruların cevabı bizde olduğuna göre, cevap hakkımız, katılıp katılmama irademiz hiçbir gücün elimizden alamayacağı ölçüde bizim dudaklarımızın arasına verilmiştir.
Durumu lehimize çevirmek, şartların zorlamasına boyun eğmemek, kendi mümkünlerimizi oluşturmak için "katılmak" değil "hesaba katılmak" marifetini dikkatlere sunmak zorundayız. Hesaba katılmak, iki şekilde cereyan eder, birincisi ortadaki hesabı ödemeye biz de talibiz demektir; ikincisi bizim varlığımız ve fikrimiz dikkate alınmadan hiçbir hesap yapılamaz demektir. Bir hesap yapmak ve bunu işletmek bizim dışımızda cereyan ediyorsa bizim elimize güç verecek olan durum bu hesaba ne kadar dahil edilip edilmediğimizdir. Yasalar, hukuk esasen yazılı olarak var olduğu için onların yürütülme biçiminde söz konusu olan yazılı metinlerdir. Ancak, siyasî hesaplar ile hareket edenlerin, ülke yönetiminde dolayısı ile milletin kaderinde rol oynamak isteyenlerin nasıl bir yöntem izleyeceği çok önemlidir. Onlar, karşılarında bir güç oluşturmadıkça, ciddi bir fikir ortaya koymadıkça kimseleri pek dinlemek istemezler.
Türkiye'de hangi siyasî görüş işbaşı yaparsa yapsın, sorumluluğunu üstlendiği bu milletin kaderinin tarihteki ve coğrafyadaki izlerini görmek buna göre davranmak zorundadır. Milleti hesaba katmayanlar, onun kaderindeki çizgilerin nasıl oluştuğunu bilmeyenler, millete karşı bir sorumluluk duygusu ile davranmıyor demektir. Hayat, kenarda durduğumuz, katılmaktan çekindiğimiz bir alan değildir, üstelik Türkiye'de yaşamak hayatın her alanına fikrimiz ile, tarihimiz ile, gücümüz ile iştirak etmeyi, meselelerde hesaba katılmayı bizlere zorunlu kılmaktadır. Başkalarının hesaplarına dahil olmak yerine kendi hesabımızı yapmamız, kendi fikrimiz ve ayaklarımız üzerinde yürümemiz bizler için hayatı daha anlamlı ve daha yaşanılabilir kılacaktır.
Zira oyunun kurallarını koyanlar bizleri başta nasıl oyuna "katılmaya" ikna ediyorsa, yine bizleri oyundan çıkarmak konusunda daha büyük bir cesareti ve cür'eti göstermekte bir sakınca görmeyecektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



