İçinde yaşadığımız çağın en büyük sıkıntısı nicelle nitel olan arasında yaşanan kaotik durumdur. Eşyaya endeksli zihin çokluk duvarını aşıp bir türlü varlığın hakikatine nüfuz edememektedir. Göz gördüğü ile yetinmekte, görüntü her geçen gün biraz daha mabutlaşıp mabetleşmektedir. Manzara aynı zamanda büyüyen bir endişenin habercisidir. Önden gidenler geriden gelenlere kelimelerini aynı duygu sıcaklığıyla ulaştırabilecekler midir? Yoksa kelimeler daha hedefe ulaşmadan yarı yolda soğuyup taşıdıkları anlam elbiselerinden soyunacaklar mı? Özellikle nevzuhur kuşağın yoğun bir kaygı şeklinde dilinden düşürmediği gelecek imgesi olumsuz da olsa, bize bir takım ipuçları vermektedir. İzbe köşelerden, kuytu ve batık mekânlardan devşirilmiş geleceği olmayan bir gelenek efekti, geleneği olmayan bir gelecek ülküsü ihdas etmiştir. Genç kuşakların hayatlarını tanzim etmek için bir anlık bile geriye dönmeksizin her türlü tecrübeye kayıtsız kalıp geleceğe kilitlenmeleri bu kemiyet-keyfiyet kargaşasından hiç de bağımsız değildir. Gelenek bir toplumun ve bir zamanın içerisine sadece hafızalarda ve hatırda kaldığı son kırıntılarıyla değil, aynı zamanda gönüllü kültür elçileriyle girip, ait olduğu yere yerleşir. Bugün körpe beyinlere, genç kuşaklara geleceği işaret edenler acaba kaç günlük yoldan gelip ne kadarlık bir zamandan haber vermektedirler? Ayak izlerine baktığımızda, bunun üç beş adımı geçmeyen bir avluyu dolaşma mesafesi olduğu görülecektir. Yürüdüğümüz yolların, soluduğumuz havanın ve kullandığımız kelimelerin bizi dünle buluşturacak izleri hızla yok edilmekte. Bu tahliye sürecinde en çok da sıfatların içerisi boşaltıldı. Sıfat mevsufa tabi değil. Saymanın sayı ile irtibatı saygı ve saygınlığın önüne geçmiş. Büyüklük deyince hemen kitlesel ve kütlesel olan akla geliyor. Acaba kaç lise öğrencisi 'Büyük adam kimdir' sorusuna "büyüklük" ve "adamlık" cihetinde hakkaniyetle cevap verebilir? Büyük adamların nerdeyse birer birer dünyamızdan çekildiği bir zamanda bu sıfatların tersyüz edilip anlam işgaline uğraması da vazgeçilmez oluyor. Hafızası yarım asırlık bir müktesebatla sınırlı kuşaklara düşünce ve duygu dünyalarının büyük adamlarını sorunuz, verecekleri cevaplar müşterek bir dizgeye uygun tembih ve telkin mahsulü isimlerden ibaret olacaktır.
Büyük adam bize unuttuğumuz ya da fark edemediğimiz büyük tarafımızı gösteren adamdır. İçinde büyük dünyaları, büyük hedefleri ve büyük vaatleri barındırır, bu yüzden büyüktür. Önündeki olumsuz örneklerle ümidi kırılmış bir nesle nasıl büyük bir medeniyetin üyesi olduğunu anlatmak için büyük adamların portresini yeniden çizip gönül duvarına asmak lazımdır.
Ruh cephesinin işçileri
Ezel Erverdi ve İsmail Kara'nın geçtiğimiz günlerde genişletilmiş haliyle yeniden yayına hazırladıkları Nurettin Topçu'nun Millet Mistikleri kitabı tam da böyle bir boşluğu doldurur niteliktedir. Nurettin Topçu'nun 'ruh cephesinin gösterişsiz, nümayişsiz maden işçileri' olarak tavsif ettiği Hüseyin Avni Ulaş, Salahaddin Köseoğlu, Remzi Oğuz Arık, Rahmi Eray, Ali Fuat Başgil, Ali Nihat Tarlan, Sabahattin Ali, Cahit Okurer, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu ve Peyami Safa gibi isimler düşünsel serüvenleriyle olduğu kadar 'büyük adam' olmanın iç dinamikleriyle de dikkatlerimize sunuluyor. Millet yolunda mücadele edip hiçbir fedakârlıktan kaçmamış bu adamları tarih nezdinde büyük yapan şey, gayretlerini yüksek sesle güdülen bir kuru davaya dönüştürmemiş olmalardır. Alışıldık mücadele adamı profilinin aksine aksiyoner yönlerini dış tazyiklerden ziyade iç rezervlerine borçludurlar. Bu yüzden "millet mistikleri" ifadesi, içinden hiçbir şeyi dışarı taşırmamacasına onlara çok iyi yakışıyor. Böylesine derin ruh sahibi insanlar hayattayken varlıklarından yeterince haberdar olmayız.
Belki de statik yaşamımız onlardan bize doğru akan bir yaşam ırmağının içerisine karıştığı için dışarıya açılan pencerelerimizi kaybediyoruz. Bedenin ne denli yüksek bir ruha taşıyıcılık yaptığını dünyadaki görevi sona erdiği zaman anlarız. İşte o andan itibaren sözleşmiş gibi Nurettin Topçu'nun işaret ettiği ortak noktada buluşuruz: "Her büyük adamın ölümüyle arz üzerinde gerçek hayatı başlar, sanki beden toprağa girince, ruhlara akacak feyiz arza fışkırır." Gerçekte bir büyük adamın ölümü onun dünyayı terk ettikten sonra sükût suikastına uğratılmasıyladır. Nurettin Topçu'nun Hareket dergisinde değişik zamanlarda yayınladığı portre denemeleri kemal sahibi bu büyük zevatın ölü toprağı serpilmiş kültür coğrafyalarında hem yeniden dirilmesini sağlamak hem de onların şahsında kendi fikir mücadelesini ve ahlak davasını dolaylı biçimde anlatmaktır. Bu timsal isimlerin dirençli, dinamik ve mukavemetli sarsılmaz duruşlarına bakarak Nurettin Topçu mektebinin müfredatı ve gelecek kuşaklara intikal ettirdiği fikri, siyasi ve ahlaki mirası hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Millet ve memleket sevgisinin kaynağı belirsiz, içi boş ve ruhsuz bir bağlılık olamayacağını; aidiyet, öz ve maya gibi mahrece dayalı ontolojik bir sıhriyete dayandığını ruh cephesinden yansıyan simalardan öğreniyoruz. Vatan toprağını sevmek, yerli bir zamana ait olmak, kökleri çok derinlerde bir muhabbetin tezahürüdür. Dinle birlikte anılan mistisizmin milletle ünsiyet sağlaması bu topraklarda iman denilen cevherin ne denli geniş bir sahayı ışıtıp aydınlattığını gösteriyor. Vatan ve millete ontolojik fıtri bağ beraberinde doğup büyüdüğü topraklara ihanet etmeyen, o toprakların altından filizlenip boy verenle üstünde hars adına şekillenen her bir şeye sahip çıkıp koruyan sireti suratına yansımış güzel insanların doğup yetişmesini sağlamıştır.
Hüseyin Avni Ulaş
Nurettin Topçu'nun gönül cephemize yansıttığı bu insanların ilk başında Hüseyin Avni Ulaş geliyor. Topçu'nun Mehmet Akif'ten sonra hakkında en çok yazı yazdığı kişidir o. Bu yüzden ondan bahsederken duygularını olduğu gibi ortaya koyar. Çile ortak paydasında adı Gandi ile yan yana anılır. Meyus olmak yerine Hüseyin Avni'nin ölümü derin bir umarsızlık içinde kımıltısız uyuyan diriler için hayat olsun ümidini yineler. Ölümlerden ve ölülerden arda kalan sessizlik, içerisinde gidene dair çok anlamlı ve dokunaklı mesajları saklar şüphesiz. Hüseyin Avni'nin bu topraklara kattığı ruh, yoksul halkın içerisinde tutuşturduğu bağımsızlık ateşi ve yaktığı ümit ışığı onun hâlâ daha gür ve bereketli bir hayatla yaşadığına tanıklık edecektir. Memleketin sefaletini kitaplardan ya da raporlardan değil, aynı safta omuz verdiği Anadolu çocuklarının yüzlerinden okumuştur o. "Milletimizin dertlerini Hukuk'taki hocalardan değil, köylülerden öğrendim" diyerek ait olduğu yeri kinayeli bir şekilde göstermiştir. Birinci Cihan Harbi'nde Kafkas cephesinde tam dört yıl kalmış, Erzurum kongresinin kurulmasında öncülük etmiş, Birinci Meclis'e mebus seçilmiş, bir yandan da Erzurum köylerini dolaşarak halkın perişan maneviyatını diriltmeye, istiklal aşkını aşılamaya çalışmıştır. Nükseden batıcılık hastalığı karşısında kimliğinden ötürü aşağılık kompleksine kapılan yeniyetme aydınların karşısında hiç çekinmeden "Ben köylüyüm ve bütün ilhamımı köylüden aldım" diyerek haykırabilmiştir. Hüseyin Avni aynı zamanda iflah olmaz bir demokrasi ve hürriyet aşığıdır. Bu yolda Namık Kemal'in izini takip eder. Vatan-millet yolunda nemalanıp menfaat temin etme kaynaklarını "cerahat çeşmesine" benzetip lanetler. Büyük davaların adamı, büyük bir şahsiyet mimarisine sahip olandır aynı zamanda. Nurettin Topçu'nun kaleme aldığı Hüseyin Avni portresinden son derece oturmuş bir karakter çıkıyor ortaya. Nefsine ait hadiselerde, kişisel dünyasında oldukça neşeli, hatta yer yer alaycı, son derece şakacı bir mizaç hâkimken; ideallerinin dünyasında bir mukaddes dava adamı olarak, haşin ve mustarip bir şahsiyet, kolay kolay yanına yaklaşılmaz, azametli ağır bir varlık özelliklerini yansıtır. Millet Mistikleri'nin tümünde yer alan "dinde, isyanda, ahlakta, hatta 'küfürde bile' vecd bulma"ya dönük ruh Hüseyin Avni'nin bütün hayatını kuşatmış durumdadır. 1935 yılında Erzurum'dan milletvekilliğine adaylığını koyduysa da, belli odaklardan halkı etkilemek suretiyle aleyhine başlatılan kampanyalar başarılı olmuş ve bu hedefine ulaşamamıştır. Böyle bir durumda bile iç ahengini hiç yitirmemiş, tam on sene kadar münzevi yaşayarak yeni ve ideal vatanı kendi içinde kurmuştur. Enerjisini kaybetmemiş, bilakis içinde teksif etmiştir. Siyasi hayatında en büyük vefasızlıları yakın çevresinde siyasi ikbale kapılanlardan gördü. Fakat bu zor zamanlarda bile onu sarsılmadan ayakta tutan bu muhalefet direnci, bu isyan ahlakı ve bu derinde kaynayan coşku seliydi. Üç senelik mebusluk hayatının dışında geri kalan 25 yılı zalim, gaddar ve hainlerin insanlık içerisinden ayıklanması mücadelesiyle geçirdi. "Ben yirmi beş senedir muhalifim" diyerek haksızlığa, kanunsuzluğa ve istibdada geçit vermeyen bu soylu muhalefetin adamı oklarını sözde hocalara, ülkesine yabancı münevverlere de fırlatmaktan çekinmez. Hurafeci hocaların dinsizliği ve putperestliği söz konusu olunca, cehalete karşı verilen savaşın gerçek savaş olduğunu özellikle vurgular. Milli Mücadele'nin bu kahraman evladı isyanını ahlakında alıyordu kuşkusuz. İstiklal Mahkemeleri'nde yargılandı, beraat etti. İstiklal madalyasıyla taltif edilmek istendiği zaman da "Ben madalya için çalışmadım, hizmetimi bütünüyle vatana bağışladım" diyerek nefsini cilalamak isteyenleri reddetti. Çünkü o gerçekten de vicdanı ve imanı bir türlü yıkılmayan adamdı. Yıkılmayanı ortaya koymaya çalışıyordu. Harekete dönük fikir, yıkılmayan fikirdi. Ahlakta ve karakterde yapılacak bir inkılâp milletin en önemli cephesi olan ruh cephesini kıyamete dek yıkılmaz kılacaktır. Gayeye ulaşmak için eğilmek lazım diyenlere her zaman haysiyet dersi verdi. Yaşamasını bildiği gibi en büyük marifete ulaşarak ölmesini de bildi.
Aynı zamanda kendisi de en önemli millet mistikleri arasında yer alan Nurettin Topçu'nun kayınpederi olan Hüseyin Avni Ulaş, mücadelesi ve fikir dünyasıyla Topçu'nun Anadoluculuk fikrinin kalkış noktası ve ilham kaynağı olmuştur.
Millet ve memleket için savaşan bir isim
Hüseyin Avni gibi hem iç hem de dış cephede savaşan millet mistiklerinden biri de Salahaddin Köseoğlu. O da kahramanlığıyla, ahlakıyla, cengâverliğiyle, harp cephesinden meclis kürsüsüne kadar her yerde millet yolunda, memleket uğrunda mücadele edip savaşan bir isim. Sivas kongresinin toplanmasını sağlamış, milletin manevi şahsiyetinden başka diktatör tanımamış, İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmış, mahkemede tercüme-i hali sorulduğu zaman "Namus, hamiyet, vatanperverlik" diye haykıranların arasında yer almış, inkılâbın büyük adımları değil, büyük ruhları ve büyük adamları takip etmekle elde edilebileceğine inanmış bir büyük adam.
Nurettin Topçu'nun Allah'ın yalnızca insana bahşettiğini söylediği ve aynı zamanda insana gerçek büyüklüğü bağışlayan, ruh dünyamızın fatihlerinden kabul ettiği büyük adamlardan bir diğeri de Remzi Oğuz Arık'tır. O, Topçu'nun "37 sene evvel Paris'te tanıdım" dediği Avrupa'nın gönüllü Anadolu elçisidir. Emsalleri gibi Avrupa görüp kendi topraklarına yabancılaşmamış, tam tersi, Avrupa'da yabancılaşma hastalığına yakalanmış Anadolu çocuklarına asıllarını hatırlatmak için bir havari gibi var gücüyle çalışmıştır. Nurettin Topçu'nun kalemindeki Remzi Oğuz, Paris'i Anadolu'ya taşıyan değil, Anadolu'yu Paris'e götürendir. Remzi Oğuz da diğer millet mistikleri gibi vicdanı tarafından görevlendirilenlerdendir. Zira ona göre vazifenin kaynağı vicdandır. Ayrıca diploma alma gayretinin kazma kürek işlerinden bir farkı yoktur. Asıl olan kendimizi, özümüzü muhafaza etmemizdir. Kendimizi kaybettik mi çok kolay müstemleke oluruz. Onun için ruhları harekete geçirme seferberliğine hazır olmak lazımdır. Paris'te Türk Talebe Cemiyeti'nin kurucusu da olan Remzi Oğuz millete dair mistisizmini millet evlatlarını küçüklük zilletinden, aşağılık kompleksinden kurtarıp kendi gücünü fark ettirme misyonuyla özetleyebiliriz. Nurettin Topçu'nun ifadesiyle o "Anadolu çocuklarının sıtmalı benizleriyle hemahenk yüreklerine hayat ve cesaret kanı aşılayan bir doktordur."
Yalnızlığını kendisine mürşit yapabilen bir adam Rahmi Eray. Etrafında halka olan gençlere aklıselim, sabır ve karakter aşısı yapmıştır. Gençlere ihtirasa isyanı ve ruha hürmeti öğretti. Asıl düşmanın içimizdeki azgın nefs canavarının olduğunu kavrattı. Sözünde durmakla namus arasındaki ilişkiyi yaşamı boyunca etrafındakilere anlatmaktan geri durmadı.
Nurettin Topçu 17 Haziran 1961 tarihli Son Havadis gazetesinde Peyami Safa hakkında görüşlerini aktarıyor. Topçu bu yazısında Peyami Safa'yı ömrü boyunca Komünizm tehlikesinin her daim farkında olup nesli mukaddesatın kapısında uyanık tutan ikaz sedası şeklinde tavsif ediyor. Aynı zamanda o "Saf dogmatiklerin karşısında bir sofist veya anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volterdi."
Celal Hoca'ya dair
Ölümler üzerine çoğunlukla gidenlerin arkasından yazılan hüzünle karışık bir idealizm yüklü portre denemeleri uzunca tutulanlardan biri Celal Hoca'ya dair. Celal Hoca ömrü boyunca Rabbinin ilmini öğretmekten başka bir şey yapmadığını söyleyerek iftihar eden bir gönül ehli âlim... Kurnazlık ve süfli zekâdan ürküp uzak durur. Övündüğü bir başka nokta da katışıksız kalbidir. "Kalbim, annemden nasıl doğdumsa öyledir" diyerek ilahi âleme açılan kapının eşiklerinde oturur. Türk çocuklarına kırk yıla yakın Kur'an öğreten bu mistik şahsiyeti öğretilmesi gereken ilmi hal üzere öğretmeyen yeşil sarıklı ulu hocalarla hiç karıştırmıyoruz. "Bu cemaatin belden yukarı ahlakı yoktur" diyebilecek kadar ahlak ve namus kavramlarında yaşanan keyfi anlam kaymalarını açıkça dile getirir. Hayatında hiçbir zaman kalenderliğe prim vermeyen bir Rönesans adamıdır Celal Hoca. Garplıların örnek alınacak ahlaki meziyetlerini söylemekten geri durmaz. Yine bir Garplı insan gibi ciddi olmayı tercih etmiştir hayatında. En kadim dostlarının kim olduğunu söylersek, Celal Hoca konusunda kafa karışıklığına mahal kalmayacaktır. En beğendiği insanlar Babanzade Naim Bey, Mehmet Akif ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'dir.
Millet Mistikleri dediğimiz büyük adamların ortak kaderi yaşarken maruz kaldıkları ihanet, vefasızlık ve hatta kalleşliklerdir. Millete dönük yüzleri, insani yaklaşımları, muhalif ve onurlu tutumları sebebiyle çoğunlukla bir takım organize hile ve engellemelere uğramışlardır. Ali Fuat Başgil de bunlar arasındadır. Hem Şark'ı hem de Garp'ı çok iyi bilen, batı metotlarının dilini kullanırken Allah'ın emirlerini kalbinde yaşatan bu adam bir Müslüman hüviyetiyle ilk defa devleti, demokrasiyi, hukuku ve millet davasını gençliğe anlatıyordu. Hakikat güneşi nereden doğuyorsa, gençliği oraya yöneltti. İslam dünyasının fikir çevresi bulunmayışına içerliyordu. Tek başına yola koyuldu. Tevkif edildi. Cumhurbaşkanlığı mücadelesine atıldı. En yakın çevresinden ihanet gördü. Bu çevreler tarafından istifaya zorlandı. Yaşananlara daha fazla dayanamayıp Ankara'yı terk etti. Neydi Ali Fuat Başgil'i büyük yapan? Gençliğe hukuk kültürünün yanı sıra ahlak aşısı yapması, vatan sevgisinin ancak ilim aşkı ve fazilet imanıyla mümkün olacağını kavratması ve tabii ki hak davasına bütün iman edenler gibi haksızlığın karşısında isyanı öğretmesi.
Millet Mistikleri arasında yer bulan isimlerin hemen hepsinin ortak özelliği, hayatları boyunca yaşarken hizmet edip davasını yüklenmiş oldukları millete kendilerini lisanen anlatıp görünür olma gereği duymamış olmalarıdır. Onlar alkıştan ve taltiften hicap edip ürktükleri için çevrelerinde adeta gölgelerini gizleyerek dolaşmış kişilerdir. Bugün isimleri anıldığında özellikle genç kuşak tarafından silik bir yazı, soluk bir resim görüntüsü vermeleri bundandır.
Bir mücevher kutusu
Örneğin Ali Nihat Tarlan'ın şimdiki nesil belleğindeki karşılığı, içinde sakladığı değeri idrak edilmeyen bir mücevher kutusu gibidir. Milliyetçiliğin ırkçı-Turancı ve kafatasçı güdücülerinin salgın gibi ortalığı kapladığı bir anda millete bağlılığı kan, kemik ve iskelet davası olmaktan kurtarıp gelenekçi, ruhçu bir insan ve ahlak davası haline getiren bu adam, ahlak gücünün de dinden geldiğini gayet iyi biliyordu. Bu uğurda yalnız kalmak pahasına da olsa bu hakikati ömrü boyunca üniversite düzeyinde anlatmaktan geri durmamıştır.
Anadolu toprağının kokusunu içerisinde duyan her aydın kişi Nurettin Topçu'nun kaleminde anlamlı bir iştirak noktasında yerini almış demektir. "Anadolu'nun toprağına olduğu gibi, Anadolu'nun kalbine de en çok yaklaşan bir hikâyecimizdir" dediği Sabahattin Ali'nin arkasından yazdığı satırlar işte böyle bir hassasiyetin mahsulüdür. Sola bağlı bir düşünür olmasına rağmen Nurettin Topçu'nun nazarında Sabahattin Ali'nin milletle beraber çarpan mustarip kalbi onu en sağda yer alan milliyetçi cenahla kardeş kılmaya yeterlidir. Karakter yapısının sağlamlığından şahsında emniyet vasfına sahip Cahit Okurer ve düşünce dünyasını çeşitli dalgalanmalar içerisinde geçen Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ülke sınırları dışına çıksalar da yürüdükleri memleket toprağında izlerini hiç kaybetmemiş aydınlardan arasında anıldılar. Bedenen hayatta olmayan bu isimler geride bıraktıkları ruhlarıyla nereye ait olduklarını seçemeyen gelecek kuşaklara yönlerini bulmaları konusunda en büyük kılavuz olacaklardır. Geleceğin yol rehberi gelenektir. Geleneğin taşıyıcıları ise ona elçilik eden ferdi kaygılarının ötesine geçebilmiş karakterini evrensel bir sema ve yerli bir zamandan alan millet mistikleridir. Adam olmanın, büyüklüğün ve büyük adam olmanın hikâyesini, çilelerle dolu serüvenini genç kuşaklara bir de bu kitaptan okutmak faydalı olacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



