Uzun yıllar Millî Eğitim bakanı olarak görev yaptıktan sonra, devir teslim töreninde, yeni bakanı yok sayarak kendinden emin bir vaziyette ve yaptıklarının doğru olduğuna güvenerek, "Biz Millî Eğitim'de her şeyi otomatiğe bağladık, bundan sonra yapılacak bir şey kalmadı, her şeyi mükemmel bir şekilde işleyecek!" mealinde sözler söylemişti.
"Millî Eğitim Bakanlığı" görevi yapan bu zat, eğer gerçekten "Millî eğitimi" tanısaydı asla böyle bir laf etmezdi. Çünkü eğitim alanı en değişken alandır. Burada hiçbir zaman otomasyon olmaz, olamaz. Eğitimde her dem taze ve diri olmak zorundasınızdır. Eğitim, değişen şartlara ayak uydurmayacak; tam tersine eğitim şartları değiştirecektir.
Eğitim yapısı ve kadrolarıyla öyle dinamik bir yapıya sahip olacak ki, bireyleri dimdik ayakta tutacak ve toplumu ileri, daha ileri götürecektir. Böyle bir kurumun otomasyona bağlanmasından söz edilemez. Eğitim alanında bugün olumlu sonuçlar veren bir şey, yarın aynı ortamda aynı sonuçları vermeyecektir; vermiyor da...
Değişmek, yenileşmek eğitimin kaderidir. Değişmeyen, kendini yenilemeyen bir yerde her şey kokmaya, çürümeye ve hantallaşmaya başlar. Millî eğitimin sorunları çoktur, ayrıca sorunlarının olması da gerekmez, çünkü eğitim hiçbir zaman dalgınlığı, "güvende olma" duygusunu kaldırmaz. Söz gelimi yol ne kadar güvenli olursa olsun, trafikte seyrederken en küçük dalgınlık nasıl affetmiyorsa, eğitimde de durum bundan farklı değildir.
Eğitimi otomatiğe bağlamak, artık ondan umudu kesmek demektir. Her ne olursa olsun bir şeyin otomatiğe bağlanması, hem de iradeli olarak onun uçurumdan aşağıya yuvarlamasını istemek demektir. Eğitimin otomatiğe bağlanması meselesini kimse fark etmedi. Fark edenler de, kendi mevzilerini "rant" ortamı olarak görüp böyle bir fırsatın ellerinden gitmesini istemedikleri için seslerini çıkarmadılar ve çıkarmıyorlar.
Bütün idareciler biliyorlar eğitimde işlerin iyi gitmediğini; fakat işin ucu kendilerine dokunacak, rahatları ellerinden gidecek diye her şeyi örtbas ederek günlerin geçmesini marifet sayıyorlar.
Bakanlık müfettişleri gelip meydan okurcasına, "Okulda olay çıkmasına ve çıkarılmasına fırsat vermeyin, devletin başını ağrıtmayın, yoksa!..." diyorsa, idareci de "Canıma minnet" diyerek sorunları görmezden gelecektir, geliyor da... Kendilerini, hiç de lâyık olmadıkları kurumların "patron"u olarak görmeye başlayan müdürler, bin, iki bin hatta üç bin gencin bulunduğu bir ortamda hiçbir "sorun"a fırsat vermiyorlar. İnanabiliyor musunuz, bu kadar genç bir arada bulunacak ve böyle bir ortamda hiçbir sorun olmayacak, hiçbir disiplin hadisesi yaşanmayacak?
Oysa her şey çürümüş, kokuşmuş, kokmaya başlamış, fakat yıllarca yerlerinden oynamayan, oynatılmayan ve kuluçkaya yatmış gibi duran idarecilerden eğitim adına ne bekleyebilir misiniz ki? Sürekli aynı ortamda bulunduğu için çevreyle, velilerle, idarecilerle hatta siyasîlerle ahbap-çavuş ilişkisine girip, onların bir dediğini iki etmeden yerlerini korumaktan başka yaptıkları bir icraatları olmayan kişiler, eğitimi nasıl ileri götürebilirler? Onlar çevrelerindeki otoriter, varlıklı kişilerin, müteahhitlerin kulu-kölesi durumundadırlar.
Diğer taraftan eğitim adına her türlü gelişmeden habersiz, çevredeki müspet gelişmelere karşı duyarsız, teknikten teknolojiden bîhaber, devletin gönderdiği (!) bilgisayarları depolarda çürütecek kadar basiretsiz kişilerin idareciliğinden hayır beklenebilir mi? Yine okul müdürlerine rağmen devletin düzenlediği "bilgisayar sınıfları"nın kapıları kilitli ve göstermelik bir vaziyette teftişleri bekleyen mekânlar olduğunu bilmeyenin kalmadığı fakat kimsenin sesini çıkartmadığı bir ortamdır eğitim kurumları...
Düşünebiliyor musunuz, bir kişi aynı yerde on beş yıl, yirmi yıl, hatta yirmi beş değişmeden müdürlük yapıyor ve kimse ona bu kadar zamanda "ne yaptın" arkadaş demiyor. Ayrıca "garip bir vaziyet"te müdürlük makamına gelen kimselerin zaman içinde nasıl "semizleştikleri" de herkesin malumudur. Hatta aralarında öyle beceriklileri vardır ki, sadece kendisi ihya olmakla kalmıyor, yukarıya doğru âmirlerini de memnun etmeyi beceriyorlar.
Böylesine becerikli (!) bir okul müdürüne kimse eğitimin kalitesini sormuyor, soramıyor; çünkü o, yılların idarecisidir, ona böyle şeyler sorulmaz, sorulamaz. Onun bulunduğu yer, artık sorgulanamaz oluyor.
İşte böyle bir ortamda ne oluyorsa çocuklara, gençlere oluyor. Ülkenin geleceği olan gençler sahipsiz bir şekilde yetişiyorlar. Bu arada gençler de boş mu duruyorlar, ne kadar alavere dalavere varsa onları öğreniyorlar.
Her ne kadar idareciler kafalarını kuma soksalar da gençlerin gözünden hiçbir şey kaçmıyor ve müdürlerinin yaptıkları her şeyi gözlüyorlar. Olup biteni bildikleri için de, okul idaresi kendi foyalarının ortaya çıkmaması için öğrencilerin yaptığı her gayri meşru şeyi görmezden geliyor. İdareciler, "Bana ne, ne yaparsa yapsın, iki gün sonra defolup gidecek, onunla uğraşıp başımı belâya mı sokayım, değer mi?" diyorlar.
Okul müdürlükleri birtakım kişilerin çiftliği olmaktan mutlaka çıkarılmalıdır. Hiçbir müdür uzun süreli olarak bir yerde kalmamalı, hatta beş yılı asla geçmemelidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



