Hükümet, önce yabancıların vakıf kurmasını kolaylaştıran ve onların denetim ve kontrolünü en aza indiren yasal bir düzenleme yaptı. Geçtiğimiz Ağustos ayında da azınlıkların mallarının iadesi kararı aldı.
Elbette, her insanın yaşama hakkı var. Varlığını sürdürme gayretinden en tabi birşey olamaz. Bunun için, azınlıkların mallarının iadesine bir diyeceğimiz yok! Ancak, yabancılar ve dış politikada "mütekabiliyet esası" geçerlidir. Yani, aynı haklardan "karşılıklı" yararlanma prensibi.
Hükümetin uygulamalarında çok kere bu hassasiyeti göremiyoruz. Bu hükümet döneminde yabancılara en fazla toprak satılır ve bu konuda her türlü kolaylık sağlanırken; o insanların ülkelerinde de toprak satın almak isteyen Türkiyelilere karşı da aynı kolaylık sağlandı mı? "Dinler bahçesi" adı altında Türkiye'de hükümet eliyle üç dinin sembollerine yer verilirken; Yahudi ve Hıristiyanların yaşadığı ülkelerde de "dinler bahçesi" oluşturuldu mu? Başta İsrail olmak üzere pek çok ülkeye, Türkiye'ye vizesiz giriş sağlanırken; İsrail gibi ülkeler Türkiye'ye hem vize zorluğu çıkarıyor, hem de ülkelerinde vatandaşlarımıza sıkıntı çektiriyorlar. Hükümet bu konularda niçin mütekabiliyet esasını kullanmıyor? Tek taraflı uygulamanın "taviz" den başka bir anlamı var mı?
Geçtiğimiz ay azınlıkların malları iade edilirken; senelerdir haksızlığa uğrayan Yunanistan, Bulgaristan gibi Batı Trakya' da yaşayan soydaşlarımızın hakları niçin pazarlık konusu yapılmadı? Azınlıkların mallarını iade eden Hükümet; büyük çoğunluğun ortak taleplerine tercüman olan Milli Gençlik Vakfı'nın elinden alınan gayrimenkulleri konusunda niçin sessiz kaldı?
Türkiye zarara uğradı
Herkes biliyor ki, Milli Gençlik Vakfı 28 Şubat'ın gadrine uğradı. Karıncayı bile incitmekten korkan bir anlayışı egemen kılmak için çalışan Milli Gençlik Vakfı'nı kapatmak kimseye fayda sağlamazdı, sağlamadı da. Nitekim, ülkemiz bugün MGV'ye darbe vurulmasının sıkıntısını çekiyor. Bakın! Ankara'da zirveye çıkmış bir bürokrat, AGD Genel Başkanı Salih Turhan'a gelerek nasıl feryat ediyor: "Para, mal, makam, mevki gibi dünyalık her şeyi kazandım. Fakat, iki evladımı kaybettim. Şimdi, onların ne yaptıklarını bilmiyorum. İsterseniz AGD'nin tuvaletlerini temizleyeyim. Yeter ki çocuklarımı kurtarın!"
Hükümet'in pekçok üyesi MGV içinde yetişmiş, hatta MGV'de yöneticilik yapmışken, bugünkü duyarsızlık ve vefasızlıklarını anlayamıyorum. Mahkeme, şüphesiz ki, o günkü konjonktürün de etkisiyle 2000 yılında MGV'yi kapatma kararı verdi. Daha sonra, yapılan itirazı değerlendiren ilgili mahkeme "delil yetersizliği sebebiyle MGV'nin kapatılamayacağı" kararı aldı. MGV mensupları Hükümet'e "temyiz ettirmeyin" ricasında bulundular. Buna rağmen, AKP Hükümeti kararı temyiz ettirmiş ve 25 . 2 . 2004 / 957 tarihinde mahkeme bu kararı bozmuş, yeniden yapılan duruşmada 3.6.2004/232 tarihli kararla MGV'yi kapatmıştır.
Aynı karar MGV için de uygulanmalı
Bugün, MGV diye bir tüzel kuruluş yoktur ama, aynı misyonun AGD'de temsil edildiğini herkes bilmektedir. Onun için, aynı karar mazlum durumunda olan MGV için de uygulanmalı ve MGV'nin itibarı iade edilmelidir. Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve MGV'nin son genel başkanı İlyas Tongüç, azınlıklarının mallarının iadesi konusunda şu açıklamayı yaptı: "Bizler şimdi aynı duyarlılığı 28 Şubat sürecinin olağanüstü şartlarının kurbanı olan MGV için de bekliyor ve el konulan gayrimenkullerin yasal yollarla gerçek sahiplerine iade edilmesini talep ediyoruz. Türkiye'nin asli unsuru olan MGV'ye öz vatanında parya muamelesi yapılmamalıdır." (8 . 9 . 2011 tarihli basın toplantısı.)
Tongüç'ün açıkladığına göre, MGV'nin 166 ayrı gayrimenkulüne el konulmuştur. İllere yaptığım ziyaretlerde gördüm ki, AGD mensupları bugün söz konusu haksızlık sebebiyle büyük emek ve gayretlerle yaptıkları mülklerinde ya kiracı durumuna düşmüşler, ya da elverişsiz mekanlarda hizmet vermeye çalışmakla karşı karşıya kalmışlardır. Hükümet bu duruma daha fazla seyirci kalmamalı, azınlıklara gösterdiği duyarlılığı bu ülkenin asli unsuru olan bir kuruluştan esirgememelidir. Bu yapılmazsa, Sezai Karakoç'un dile getirdiği, ayağı kaymış bir toplumun yöneticilerinde var olan taklitçi ve kompleksli anlayışın, bugün de devam etmekte olduğunu ortaya koyan şu sonuca ulaşacağız:
"Görünüşte dışa karşı ne büyük dikkat, içe karşı ve doğru ne büyük körlük! Gerçekte ise dışa körükörüne teslim oluş, içe karşı da kıyasıya direniş ve dayatış." (Çağ ve İlham, Sh. 8)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



