Türkiye'nin son yıllarına damgasını vuran bir politikası varsa, o da kesinlikle dış politikadaki "sıfır sorun" politikasıdır. Uygulanmaya başlandığı günden beri, adıyla müsemma olarak muhataplarımızın neredeyse tüm sorunlarını "sıfırlayan", ancak bunun için de çokça taviz ve geri adım atmamızı sağlamış bir politikadır bu. Önceleri komşularla sınırlıyken, şimdi dış politikada kimle muhatap olursak, "sıfır sorun" da hemen devreye girmektedir.
"Sıfır sorun" denilince, kırmızı çizgilerin gevşetilmesi, hatta silinmesi, en hassas milli meselelerde bile "esneklik" gösterilmesi (bkz. Kıbrıs, Kuzey Irak'taki yapay devlet vb) gelir akla. Bu gösterilen "esneklik" ve verilen "hoşgörü payı" (taviz olur mu hiç), tamamen "çözümsüzlük" denen illeti bertaraf etmek ve çözüme doğru koşar adım gitmek içindir. Misal, Kıbrıs'ta halihazırda bir Türk devleti varken ve bunu yaşatmaya çalışmak yerine, çözüm adı altında Birleşik Kıbrıs saçmalığına destek çıkıp adayı İngiltere'nin kucağına itmek, tam da "sıfır sorun" politikasına yaraşır bir hamledir mesela.
Kuzey Irak'taki, ikinci İsrail'e doğru gideceği aşikar olan oluşumu kabul ve destek noktasına gelmeyi de üstün bir diplomasi başarısı sayar "sıfır sorun" anlayışı. Sözümona bölgede söz sahibi olduğumuzu söyleyip, göz göre göre şer ittifakının Sünni-Şii çatışmasına sessiz kalmayı da kendince haklı gördüğü gibi aynen. Herhalde, o "stratejik derinlik"ten yoksun olduğumuzdan, verilen tavizlerin ardındaki kerameti göremiyoruz.
Fransa Senatosu'nda kabul edilen ve tipik Fransız işgüzarlığı olan yasa teklifinin ardından havada uçuşan tehditler, içi boş efelenmeler ve kendini dev aynasında görmeler kısa süre sonra dinecektir, dinmeye başladı da. Olay biraz soğuduğunda, her zamanki gibi gizliden zeytin dalı uzatmalarla ve hiçbir şey olmamışçasına süren ilişkilerle karşılaşacağız. Çünkü, "sıfır sorun"un doğasında bu vardır. Bir yandan AB'yi kötüleyip Türkiye'nin çok daha iyi durumda olduğunu söylemek, öte taraftan da AB'ye girme hülyasının peşinden amaçsızca koşturmak, bu politikaya uyar. "Sıfır sorun", devamlı olarak karşı tarafı memnun etmek adına dün söylediğinin bugün tersini yapmaya da elverir ne de olsa.
Libya'da NATO'nun varlığını sorgulayıp, 3 gün sonra o şeytani ittifaka dahil olmak, "sıfır sorun" dahilinde normaldir. Bağımsız ve milli bir tavır, maazallah, Batılı dostlarımızla "sorun" demektir çünkü. Aynı şekilde, Sarkozy'nin gözlerimizin içine baka baka ve İran'ı kastederek, "Biz kediye kedi deriz" demesine rağmen Füze Kalkanını topraklarımıza İran için değil de "NATO'nun düşmanları" için kurulmasına izin verdiğimizi söylemek de "sıfır sorun" kurnazlığıdır. Ve hem Batılı dostlarımızla "sorun" yaşanmamasına, hem de muhafazakar oy depolarına "vicdani" sıkıntılar yaşatmamaya vesiledir.
Bir Bakanın, Fransız şirketlerinin binlerce Türk'e iş verdiğini söyleyerek ekonomik yaptırımların önünü tıkayan ve boykot vs gibi şeylere tevessül edilememesi anlamındaki sözleri de, esip gürleyip yine yağmayacağımızın göstergesidir her zamanki gibi. İsrail'le kriz yaşadığımız söylenirken adı geçen devletle dış ticarette rekor kıran biz, nasıl örtülü bir Yahudi açılımı (TRT'nin Yahudi Soykırımını Anma gününde yayınladığı "Shoah" belgeseli İsrail'e zeytin dalı değil de nedir? Sonuçta söz konusu edilen Yahudi kıyımıyla bizim bir ilintimiz, dolayısıyla da bir özür borcu vs gibi bir şeyimiz de yoktur)başlattıysak, yakın bir gelecekte Fransa ile buzları eritmenin yolunu da buluruz. Zaten "sıfır sorun" bunun için vardır.
"Sıfır sorun", 80 yılda başarılamayanı yaptık diyerek el attığı hemen her konuda "sıfır" çekmektir tek cümleyle. "Stratejik derinliğimiz" öylesine fazladır ki, hemen her konuda boğulmamıza ramak kalır daima.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



