24 Şubat 1979. Günlerden Cumartesi. İstanbul- Fatih Camii'nin avlusu iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık. Anadolu'nun her şehrinden akın akın gelen binlerce diriliş eri olan Akıncılar Derneği mensupları Caminin avlusunda musalla taşında yatmakta olan dava arkadaşları Şehid Metin Yüksel'i son yolculuğuna uğurlamak için bekliyorlar. Ortalıkta bir şehid sessizliği var. Hüzün kokuyor cami avlusu. Gözyaşları Akıncı yol bulmuş akıyor yüreklerden. Herkes birbirine sarılıp baş sağlığı diliyor. İzmir Akıncıları olarak diğer şehirlerden bizim bir farkımız var. Şehidimizi en son görenlerden biri de bizleriz çünkü. Metin Yüksel şehid edilmeden önce son akşamı rahmetli Osman Yurdabakan, Ali, Hüseyin, Serdar, Mehmet Ağabey, Zeki Ağabey, Hamza ağabey ve ben birlikte geçirip onu İzmir'den İstanbul'a yolcu etmiştik. Fatih'te Cuma namazı çıkışında caminin merdivenlerinde Ülkücü- Kavmiyetçi olarak bilinen güruh tarafından hunharca ve kalleşçe yaylım ateşine tutulan Metin Yüksel, daha orada Hakk'ın şerbetini içerek son nefesini verir. Metin'in şehadet haberini alan bizler Cuma akşamı bu kez onu son yolculuğuna uğurlamak üzere dayanılmaz bir acı ve elem içerisinde yola çıkıp, Cumartesi sabahı İstanbul'a geldik. Aylardan şubattı ve İstanbul revnaklı kar esintisiyle beyaza boyanmıştı. Havanın buzul kokan soğuğu içimize işlemiyordu sanki. Harem'den araba vapuruyla Sirkeci'ye, oradan da yürüyerek Fatih Camii'ne gidip, Hasan Hüseyin, Abdullah gibi pek çok öğrenci dostla buluştuk. Caminin iki yakasında bulunan yurtlarda misafir edildik. Metin'in şehid edilişiyle ilgili pek çok şaibeyi de konuştuk uzun uzun. Tabiî aziz şehidimize Fatihaları da eksik etmeyerek. Sonra cenaze namazı. Ve Metin Yüksel'in babası Sadreddin Hocaefendi konuştu şehid oğlunun başında. Sesi vakurdu. "İnanıyorum ki oğlum şehid düşmüştür" derken sesi titrese de çok anlamlı ve manidar bir konuşma yapmıştı. Konuşmasında Hz. Peygamber'in Sünen-i Ebu Davud'da geçen "Halkı kavmiyetçilik, ırkçılık fikrine çağıran bizden değildir. Kavmiyetçilik uğruna savaşan bizden değildir. Kavmiyetçilik için ölen de bizden değildir." şeklindeki hadisine vurgu yaparak kavmiyetçilik illetiyle oğlu Metin'i şehid edenleri uyarmıştı. Sonra sevgili şehidimiz Metin Yüksel'in naşını on binlerce Akıncı ellerimiz üzerinde taşıyarak geçici istirahatgâhına yerleştirdik.
Gel zaman git zaman derken Sadreddin Hocaefendi'nin oğlunun şehid edilişi karşısındaki metanet ve dirayetli tavrı beni hep düşündürdü. Ona sabır ve teselli veren ne olmuştu? Hangi hadise onun büyük acısına merhem olmuştu? Bunun cevabını ancak Metin'in şehadetinin üzerinden 8-9 sene geçtikten sonra öğrenebildim. Yakın geçmişte vefat eden merhum Sadreddin Hoca'nın 1986 yılında Madve Yayınlarınca neşredilen "Makaleler-II" başlıklı eserde geçiyordu, benim aradığım sorunun cevabı. Daha sonra bunu Sadi Yüksel de 1992'de yayınlanan "Şehadet ve Şehid Metin Yüksel" başlıklı aynı yayınevi tarafından neşredilen eserine de iktibas etmişti aynı cevabı.
Sadreddin Yüksel Hoca'nın teselli bulup metanet kazandığı bu hadiseyi onun kaleminden pek çok kez okudum. Bazı kereler okuyucularla paylaşmak istediysem de mümkün olmadı. Demek nasip bugüneymiş. Dostum, dava arkadaşım Şehid Metin Yüksel'i bir kez daha 30 yıl sonra rahmetle anarken, sevgili babası merhum Sadreddin Yüksel Hocamızı da rahmetle anıyor ve Sadreddin Hoca'nın kaleminden İslâm tarihindeki şehidlik ve şehadet üzerine çok ibret verici hadiseyi aşağıya aktarıyorum:
"Rahmetli oğlum Metin Yüksel'in şehadeti zamanında o ezici musibetime karşı bana en fazla manevi güç kazandıran ve teselli veren şeylerden birisi de "Kısas'ün min et- Tarihi" adlı eserde geçen şu aşağıdaki kısım oldu. Belki aynı duruma düşen din kardeşlerime de faydalı olur diye o bölümün tercümesini yaptım. Parça şöyledir:
"... Abdullah bin Zübeyir, bir daha hücuma geçince Şam'lı askerler hazan yaprakları gibi kılıcının altında dökülmeye başladılar. Sonra bir kaçışma ki, bir dağılma ki sorma... Fakat savaş alanında Abdullah'ın karşısına çıkmaktan ve kılıçla ona mukavemet etmekten son derece aciz bir namert adam, korkakça, alçakça Abdullah'ın yüzüne bir taş fırlattı. Ve onunla Abdullah'ın mübarek yüzünü parçaladı. Abdullah, kendisinde tarifi mümkün olmayan korkunç bir acı ve elem hissetti. Dünya onun etrafında dönmeye başladı. Gözünde manzaralar birbirine karıştı. Artık hiçbir şeyi göremez oldu. Ve sonra yere yıkıldı...
Fakat yere düşmesi ile kalkması bir oldu. Bu sefer daha sağlam ve zinde olarak ayağa kalktı. O kadar sağlam, o kadar zinde idi ki neredeyse sevincinden uçacaktı. Savaşmak niyetiyle Haccac-ı Zalim'in askerlerine doğru ilerledi. Fakat bu sefer kimse ona karşı koyamadı. Bu sebeple hayrette kaldı. Bir daha saldırdı baktı ki, bütün kalabalığı yarıp geçiyor. Ve hiç kimse ona engel olmuyor. Sonra düşman ordusunu geçerek fezaya ve hürriyete vardı. Düşünüp durumu hatırlamak için bir ara durdu... Ama hazır durumdan bir şey anlayamadı. Kendi ruhunun derinliğinde, tarifi imkânsız manevi bir lezzet ve sevinçten başka bir şey bulamadı. Bir daha Haccac ordusunun içine daldı. Yine değişen bir şey yoktu. Yine orduyu yarıp geçiyordu. Durup etrafına bakındı. İçinden "Keşke şu yüce dağlardan birisinin tepesinde oturup durumumu düşünebilsem", diye zihninden geçirdi...
Bu arzu içinden geçer geçmez hiçbir meşakkate katlanmadan, zorlanmadan, yorulmadan kendisini yüksek dağın tepesinde buldu. Bu durum karşısında hayret ve dehşeti arttıkça arttı. Yine etrafına bakındı. Bu sefer hiçbir beşerin göremediği nur içinde cezp edici ve büyüleyici manzaralarla harmanlanmış harika bir âlem gördü...
Efendim, kıssanın devamını yarına bırakalım...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



