Bir mal üretilirken belirleyici iki unsur vardır. Birisi kullanım değeri, diğeri de değişim değeridir. Meta, değişim amacıyla üretilen her şeydir. Değişim dediğimiz de iktisadi faaliyetin kendisidir. Kapitalizm bir meta üretimi sistemidir ve yapısı gereği her şeyi metalaştırma eğilimindedir. Herhangi bir şey üretilirken sağlayacağı kullanım değeri kadar değişim değeri de üretilmesindeki güdülerdendir. Değişim değeri, bir ürünün kullanımından öte alınır satılır bir şey olmasıyla, değişime konu olmasıyla ilintilidir.
Kapitalizmin birçok mahzurlu yönünü sayarken bu metalaştırma eğilimini de es geçmemek gerekir. Homo economicus diye adlandırılan kapitalist insan tipi ve bunların kurumsal yansıması olarak düşünülebilecek olan büyük şirketler de bu metalaştırma felsefesine sadık kalırlar. Ekonomik faaliyetteki tek güdüsü daha da fazla kâr etmek olan ve kendisine çizilen çerçeve (ki biz bugün buna serbest piyasa ekonomisi diyoruz) dahilinde yeri geldiğinde belden aşağı vurmayı veya legal vicdansızlıkları bile mübah gören iktisadi birimler, doymak bilmez iştahları ile iğneden ipliğe, en sıradanından en kutsalına kadar her şeyi "değişime (yani ticarete) konu" olan bir mal haline getirmekten de geri durmaz. Hemen hemen her şeyden fayda sağlamayı, kâr etmeyi düşünürler.
Şirketlerin bu akıldışı büyümelerine ve bunu sağlamak için de durmadan (ve gereğinden fazla) üretmelerine hangi dünya kaynağı kâfi gelebilir? Batı medeniyetinin ekonomik kalkınmasının ana motoru olan sömürgeler ve buralardan sağlanan hammaddeler, madenler, elmaslar olmasaydı, aynı medeniyetin egemenliğinden bahsedemeyecektik bugün. Önceleri, bir bakıma taşıma suyla dönen değirmen misali çarklarını çevirirlerken, değişen ve gelişen koşullar sonunda sömürgeciliğin ve ticaretin de şeklini değiştirdiler. Sömürgeleri olan ülkelerin kaynaklarını kuruttuklarından mecburi bir strateji değişikliğine gidildi. Ucuz hammaddeleri yüksek katma değerli mallara çeviriyorlar ve mazlumların cebindeki parayı fark ettirmeden alıyorlar artık. Adına da uluslar arası ticaret diyerek işin içinde çıkıyorlar.
İhtiyaç olup olmadığının da önemi kalmıyor artık bir malı satın alırken. Reklam, pazarlama bunun için varlar halihazırda. "Eskimoya buzdolabı satabilmek" formülüyle özetlemek mümkün. Kullanım değerine göre üretim miktarları planlansa, tüm dünyadaki insanlara yetecek kadar doğal kaynak olacak belki. Ancak, bu sefer de ekstra ve aşırı kârlar buhar olup gidecek. Biri yerken, diğeri açlıktan ölüyor ve küçük bir azınlık haddinden fazla imkâna sahipken, büyük çoğunluğun kaderi yoksunluk ve yoksulluk oluyor. Sermayenin adaletsizliği de burada zaten. Kendi çıkarı uğruna büyük çoğunluğun çıkarlarını hiçe sayıyor. Yükselmenin ön şartı olarak başkalarının tepesine basmayı görüyor.
Üretiyor, üretiyor, üretiyor. Ürettiklerini satabilmek adına insanların zihinlerini bulandırıyor, insanları akılsızlaştırıyor. Ve daha çok büyümek, daha çok kâr etmek için daha da fazla akılsızlaştırır hale geliyor. Fasit bir daireye mahkûm ediyor. İhtiyaçlarını karşılamak yerine ihtiyacı olmayanlar şeylere yöneliyor insanlar. Gereği olmadığı halde ve tatmin olmak için tüketimin başka bir izahı yok. Kendi ürettiği şeyin kölesi haline geliyor insanoğlu.
Fasit dairenin içinde ve ayaklarından prangalanmış olduğunun farkında olmayan milyonların önüne "mal edinme" ideali konuyor. Modernite, "sahip olmak" üzerinden prim yapıyor. Ne de olsa sahiplik, mülkiyet kavramları cazip kavramlar. "Kanaat etmek", dolayısıyla "şükretmek" hiçbir ekonomik modelde, analizde ve modern vicdanlarda yer almıyor. Bir aylık maaşı değerinde cep telefonuna sahip olan bir insanı veya yeni çıkacak bir ürünü ilk alan olmak uğruna mağaza kapısında sabahlayanı başka ne izah edebilir yoksa?
İnsan, giderek metanın esiri oluyor, metaya tapınır hale geliyor. Puta tapınan insanlardan ne farkı kalıyor o zaman bu devrin insanının? İnsanlığın geçmişi ile bugünü arasındaki fark bu kadar mı az olmalıydı? Düğmesine basmasanız veya çalıştırmasanız, kullanmasanız kendi başına bir anlam ifade etmeyen, bir oluş meydana getiremeyen nesneyi "özne" yapıyor insan. Sonun başlangıcı gibi; özneyken nesneye indirgenen insan ve nesneyken bir anda özne oluveren eşya... Bir kere bu durum "eşyanın tabiatına" ve "insanlık erdemlerine" aykırı... Sorun da, aslından ve erdemlerden kopan insanlık sorunu zaten.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



