Hangi gazeteyi açsak gazetedeki köşe yazarları, hangi televizyon kanalına baksak kanaldaki tartışma programlarının konukları, dahası ilgili internet sitelerindeki yazan çizen herkes iki dakkada memleketi kurtarıyor. Sokağa çıkıyoruz aynı, mahallenin kahvehanesine uğruyoruz aynı, marketten alışveriş yapıyoruz aynı, durakta otobüs bekliyoruz aynı, otobüse biniyoruz aynı, üniversiteye gidiyoruz aynı. Herkes çok değil iki dakkada memleketi kurtarıyor. Kahvehanedeki ilkokul mezunu inşaat amelesiyle ulusal bir kanalda tartışma programında konuşan profesör doktorun kurduğu cümle arasında hiçbir fark yok; amele ve profesör eğer devletin başındaki hükümete yandaşsalar onlara göre hükümet iyi, eğer karşı iseler onlara göre hükümet kötü. İyi ile kötü yandaş ve karşı olmaya göre yön değiştiriyor. Üstelik yön değiştirirken de eğitim düzeyi arasında herhangi bir fark olmuyor; ha ilkokul mezunu ha üniversite.
Memleketi kurtarmak için eline fırsat verilse her vatandaşımız iki dakkada memleketi kurtaracak ama işte fırsat verilmiyor. Oysa kimsenin kendi kendisinin hakkında yorumu yok.
Bir programda bir profesör sanayinin Marmara Bölgesi'ne yığılmış olmasını kötü politikalara bağlıyor. Siirt'te fabrika olsa benim babam çalışmak için İstanbul'a gelir miydi, gelmezdi diyor. Alkışın en büyüğünü kapıyor. Cümlenin önü boş, arkası boş; bunu kimse düşünmüyor. Sorunu tespit etti ya güya, alkışı hemen hak ediyor. Millet olarak alkışa merakımız atalarımızdan devraldığımız birkaç genetik özellikten biridir. Coşkulu milletiz. İki cümle damarlarımıza hitap etseler hitabın içeriğine göre hemen ağlarız ya da hemen kahkahayı basarız. Göçebe özelliğimizden dolayı milletçe biraz kafadan kontak olmamız olur olmaz yerde coşmamızı gerektiriyor. Davul tak dese halaya duran bir milletiz.
Memleket sorunlarını sıralayan sıralayana; iki vatandaşımız bir araya gelse memleketi kurtarıp bir kenara çıkıyorlar. Nedense memleketi kurtarırken hep eleştiriyorlar, eleştiri sözcüğünü sözün gelişi kullanıyorum yoksa düşüncelerine eleştiri denilemez, yani sorunları ardı ardına sıralıyorlar. Kestirme çözümleri de hemen ortaya koyuyorlar. Mütedeyyin kesimdense ABD ve İsrail'le ilişkileri kestiğimizde ülke güllük gülistanlık oluyor. Aynı şeyi sosyal demokrat veya solcu geçinen koca koca köşe yazarları da söylüyor yazıyor. Bir kısım solculara kalsa ülkeden dincileri kaldıralım memleket en âlâ bayındır bir memleket olur çıkar. Bir kısım milliyetçilere göre ise şu Kürtleri bitirsek bizden iyi memleket olmaz. Derin devletin partisi CHP'lilere kalsa hepimiz laik olsak memleket iki dakkaya kalmaz düzelir.
Milletçe memleketi kurtarma hastalığına kapılmışız. Kimse kendi kendisine bakmıyor. Kimse yanına yöresine bakmıyor. Kimse eşine dostuna akrabasına bakmıyor. Kimse inandığı ideolojiye bakmıyor. Kimse partisine bakmıyor. Herkes başkasını suçluyor. Herkes hatanın alayını ötekinde buluyor. Bir Allah'ın kulu da ben insanım arkadaş kendim de hata yapabilirim demiyor. Bir Allah'ın kulu ben ne yapıyorum şu memleket için demiyor. Herkes başkasında buluyor hatayı. Herkes başkasından bekliyor dürüst olmayı. Kendisinden bir şey bekleyen kimse yok. Anlı şanlı köşe yazarları da başkasından bekliyor, anlı şanlı sanatçılar da başkasından bekliyor, anlı şanlı profesörler de başkasından bekliyor, ansız şansız sokaktaki insan da başkasından bekliyor. Bir nokta büyüklüğünde bile olsa ben kendim bu memleket için ne yaptım diyen tek kişi yok. Bu cümleyi okuyanlardan bazıları ben hiçbirşey yapmadımsa askerlik yaptım en azından bu vatan için diyecektir, desin. Zorunlu askerlik olmasın bakalım askere giderler miydi? Başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği yapmış ve yapmakta olanlar memleket için şunu yaptım bunu yaptım diyeceklerdir. Bu işleri yaparken ceplerine milyon dolarlar indiriyorlar; devletin kasasından aldıklarıyla yetinmiyor bir de ihaleleri kendi çıkarlarına çeviriyorlar. Söz siyasilerden açılmışken, seçim atmosferine götürülen ülkemizde siyasiler en pespaye yalanları insanların gözünün içine baka baka söylüyor; dinleyen insanlar (partililer) da onları alkışlıyorlar. Hangi parti olursa olsun; politik hayatımda hiç yalan söylemedim diyecek politikacının alnını karışlarım. Yok böyle bir politikacı. Biz millet olarak çalan çırpan başbakanlara alıştırılmışız. Şimdi ne diyoruz; başımızdaki hükümetin başbakanı da yiyor ama en azından ülkeye hizmet ediyor diyoruz. Bizi, suyu verip sıtmaya razı etmişler. Çal ama bize de azıcık ver diyoruz millet olarak. Oysa çalma kardeşim bir vatandaş olarak bana da çalma fırsatı verme, çaldığımda ne ceza gerekiyorsa ver diyecek düzeyde bir tek vatandaşımız yok. Suç vatandaşta mı? Hayır.
Türkiye'de halka rağmen halka dayatılmış bir rejim var. Doksan yıldır ne şekilde bir devlet olacağımıza bir türlü karar veremedik; kafamızdaki devlet düşüncesi başkasına ait düşüncenin kötü bir kopyası. Bir devletin Anayasa'sında 'değiştirilemez' maddeler olur mu yahu. Bu, tabiat ve insanın doğasına ters. O kadar tutucu bir devletimiz var ki; sistem, seksen yıl önceki maddeleri bugün bize dayatmakta ısrar ediyor. Bu yüzden de herhangi bir meselede ne oluyor? Olan şu; şeker var, un var, yağ var ama helva yapamıyoruz. Neden? Çünkü eğitim sistemimiz bozuk. Bugün bozulmadı; eğitim sistemimiz Cumhuriyet tarihi boyunca sakat bir eğitim sistemidir. Türkiye'de bir profesörle bir ilkokul mezunu aynı cümleyi kuruyorsa bunun suçlusu profesör olamaz; profesörü profesör yapan eğitim sistemidir. Eğitim sistemini düzeltecek bir eğitimcimiz de yok.
Bir çay getir oğlum! Başlarım memleketi kurtaranlara!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



