Başbakan'ın yönlendirmesiyle bu yılın Türkiye çapındaki anma ve değerlendirme çalışmalarıyla Mehmet Âkif Yılı olacağı ilan edildi. Bakalım Asım Nesli, Âkif'in kendilerinden beklediklerini bu millete anlatmak için bu imkânı nasıl değerlendirecek; yeterince verimli kullanabilecek mi? Aslında Asım Nesli ve onun fikir babası olan Mehmet Âkif'in şahsı ve eseri en azından İslam dünyasına da örnek olacak bir fikir ve kadroyu anlatmak için yeni bir vesile olduğuna dikkat etmeliyiz.
Bunun bir seçim öncesine denk gelmesi belki de bazıları için bir istismar vesilesi veya talihsizlik olarak görülmesi mümkün ama çok da isabetli olmaz. Çünkü 12 Mart'taki İstiklâl Marşı ve 18 Mart'taki Çanakkale Deniz Zaferi kutlamaları böyle şaibelerden nasibini alır ama asıl Aralık ayının Âkif anma toplantılarına vesile olduğu düşünülürse, yılsonuna kadar yapılacaklara da büyük bir fikri hazırlık da yapılmış olur. Bütün bunların yılsonunda bir dökümü ve değerlendirilmesi yapıldığında, bu fırsatı ve imkânı Âkif'in Asım Nesli denilen gençliğin nasıl kullanabildiği ortaya çıkar.
Kısacası, siyasi irade ile elde edilmiş de olsu, bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir. Bunu seminer, sempozyum, akademik yayın faaliyetlerinin yanında, yeni bakış açılarıyla yayınlar da görmeliyiz. Genç akademisyenler yanında, Ali Haydar Haksal, Mustafa Özçelik, Abdurrahman Şen, A. Vahap Akbaş ve benzeri yeni isimlerle bu değerlendirme faaliyetlerinin sürdürüldüğünü görüyor, seviniyoruz.
"Bir milletin ruhu edebiyatında görülür"
Bilindiği gibi, Hâmid'in Makber'inde nesir, Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde manzum birer önsöz vardır. İlk Safahat'ın bu önsöz ve sonsözleri, kendinden öncekilerin görüş ve tutumlarını bilen ve ona göre kendi tavrını ortaya koyan bir şairin sözleridir. Ayrıca Namık Kemal kadar da eski şiir tarzında gazel ve terkib-i bendler yazan ve fakat yayınlamayan Âkif, yukarıdaki mısraların bir kısmında kendi döneminin şiir anlayışlarına atıflar yapar, nazım dilini kullandığı bazı Servet-i Fünun şairleriyle arasındaki farka işaret eder. Özellikle şu sözlerle de Âkif'in tavrı açıkça ortaya çıkmaktadır:
"Bir yığın söz ki, samîmiyeti ancak hüneri", "Ne tasannu' bilirim", "Şi'r için 'göz yaşı' derler". "Aczimin giryesidir bence bütün âsârım", "Dili yok kalbimin", "hisli yürek" ve ilk Safahat'ın son mısra; "Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!"
Bu son mısra Âkif'in kendi şiiri üzerine söylediklerinin özeti denebilir. Ama bu üç buçuk nazma gömülen "ömr-i heder" yalnız kendi hayatı değil, bir milletin çok önemli bir tarih dönemecindeki "ömr-i heder"idir. Âkif'in şiirini öteki çağdaşlarından ayıran ve ona destansı bir kimlik kazandıran da, "üç buçuk nazım" diye ifade ettiği eserinin, bütün yanlarıyla o günkü hayat şartlarını, ıstırapları ve sancıları ifade ettiği kadar, umutları, gayretleri ve kahramanlıkları da yansıtmasıdır.
Burada durarak, Âkif'in şiir ve sanat görüşünün kayraklarına yönelmek gerekir. Bu şiir, "bir milletin ruhu, edebiyatında, eş'arında görülür" anlayışından yola çıkmaktadır. Kur'an'daki Şuara Sûresi'nin son âyetlerini açıklarken söylediği şu sözler de onun şiir anlayışını ortaya koyan görüşler olarak ele alınabilir: Âkif'e göre "şair hücuma, taarruza uğrayan kendi masum şahsiyetinin intikamını alacağı gibi, zulüm gören ebnâ-yı milletini de seyf-i lisâniyle müdafaa edecektir..."
Çanakkale Şehitleri, İstiklâl Marşı gibi şiirlerini bu görüşleri ışığında ele almak daha doğru olur sanıyorum. Bunlardan başka, "İstediğimiz Edebiyat" adıyla yayınladığı yazıdaki görüşler de öteki şiirlerinde hakim olan bakış tazını açıklayacak niteliktedir. Taklitçi edebiyat anlayışlarından yakınan Âkif, önce doğudan, sonra da batıdan olumsuz tarzda etkilendiğini söylediği edebiyatımız için yeni bir hedef göstermeye çalışır: "Biz bugün heyet-i ictimaiyemizin gözünü açacak, hissiyatını yükseltecek, maiyetini galeyana getirecek, ahlâkını tehzip edecek, hülâsa bize her manasiyle edeb dersi verecek bir edebiyata muhtacız..."
Buradan da anlaşılıyor ki, Mehmet Âkif edebiyata ahlâkı düzeltecek ve insanlara "her bakımdan edeb dersi verecek" bir fonksiyon yüklemektedir. Çağının realist ve parnesyen sanatçılarından bu bakımdan ayrılmakta, realite duygusuna belli bir amaç doğrultusunda şiirinde yer vermektedir. Servetifünun sanatçılarıyla dil ve nazım tekniğinde yaklaşırken, malzemeyi kullanışta ayrılmaktadır. Bir bakıma da farklı ve birbirine zıt doğrultudaki ahlâk anlayışlarıyla Fikret ve Âkif birbirlerini andırmaktadırlar: Çünkü ikisi de ahlâki bir edebiyatın peşindedirler. İkisi de şiirleriyle gençliğe birer ahlâk anlayışı kazandırmaya çalışırlar.
Görüldüğü gibi, Âkif'in şiir anlayışı; hayat ve dünya görüşünün estetik bir kimliğe bürünmüş şeklidir. Bu estetik kimlik, etik kaygıları da beraberinde taşır. Bu yüzden de Mevlâna ve Sâdi gibi doğulu, Homeros ve Emile Zola gibi batılı sanatçıları andırır. Bunlar gibi sanat anlayışı ve dünya görüşü ayrılmaz bir bütünlük taşımaktadır. Dolayısıyla, şiirleri de kendine özgü niteliklere sahiptir. Âkif de Mevlâna ve Homeros gibi, kaynakları, ilkeleri ve özellikleriyle öteki sanatçılardan hemen ayrılır. Büyük kitleler de böyle şahsiyetleri sembolleştirir. Yüceltici sözler, övgü dolu inceleme ve monografiler, bu şahsiyetlerin şiiri konusunda yeterli bilgileri ve açıklamaları ortaya koyamaz. Çünkü artık şiir değil, şiiri aşan şeyler söz konusu olur. Böyle durumlarda araştırmacı tavırlar geri durmak zorunda kalır. Sonunda da bu şiiri seven ve sevmeyen, yeterli ve gerekli açıklamadan mahrum kalarak şaire yaklaşır veya uzaklaşır.
Âkif'in şiirini sevenler de, onu şairden çok kahramana benzetenler de şiiri hakkında yeterli ön bilgiye sahip değildir. Şairlerimizin çoğu da Âkif'in şiirine farklı bir şiir anlayışının perspektifinden baktıkları, bu şiir hakkında olumlu şeyler söylemedikleri ya da gerekçesiz övgüler sıraladıkları için, bu büyük şiirin özellikleri yeterince kavranamamıştır sanıyorum. Çünkü Âkif'in şiir anlayışı üzerinde çok az durulmuştur. Daha çok dünya görüşü ve ahlâk anlayışının ele alındığı inceleme ve monografilerde, çoğu zaman onun örnek olacak tavırlarıyla Fikret eleştirisi öne çıkar; şiir ise, kısa değerlendirmeler ve övücü sözlerle geçiştirilir. Halbuki Âkif'in şiiri, kendinden önceki ve sonrakilerden çok farklı bir şiir olduğu için, dikkatli ve sabırlı bir çalışma ile bu şiir çözümlenmelidir. Âkif taraftarı ve Âkif düşmanı sözler, şiirimizdeki bu büyük olguyu açıklamayı seçmiştir.
Âsım milli gençliğin sembolü
Milletin kendi gücüyle kurtuluşuna gerçekten inandığı için de Âkif, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte çeşitli cephelerde çarpışan Türk ordusuna yardımcı olmak için Teşkilât-ı Mahsusa'nın hizmetine girer. Necid Çölleri'nde dolaşırken gün gün takip ettiği Çanakkale Savaşı'nda vatanın namusu için çarpışan aslanların yanında, onlara gönülden destek olan mısraları yazar ve bu mısraların da yer aldığı Âsım adlı şiirini, bu ülke gençliğinin benimseyebileceği idealleri dile getirmeye adar. Bu kitabın yankısı da büyük olur.
Biz her türlü çileye ve sıkıntıya rağmen, bu milletin tarihi misyonuna bağlı şair ve yazarlarımızın Türkiye rüyalarından milletimizi haberdar etmeyi ve bu rüyalar etrafında ittifak etmeyi bilmeliyiz. Eğitim ve öğretimde iyi örnekler neden gerekiyorsa, Mehmet Âkif'le onun gençliğe örnek gösterdiği Âsım'ın vasıflarını da öyle öğretmeliyiz. Çünkü bu nesil Çanakkale ve İstiklâl Savaşları'nı kazanmış, Osmanlı'nın küllerinden yeni bir devlet ortaya çıkarmıştır.
Bu milletin sahte elitlerle ruhen yabancılaşmış Monşer tavırlı aydın ve politikacılar tarafından yönetilmesine de epeyce bir zaman tahammül edilmiştir. Buna yeter denmesi gerekir.
İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Âkif ile yakın dostlarının ahlâkî vasıflarıyla her alandaki tutumlarının, yalnız bizim için değil, insanlığın kurtuluşu için vazgeçilmez birer değerdir. Bunların önemi üzerinde yeterince durulmazsa, resmî ideoloji taraftarlarının telâkkileri egemen olur; Tevfik Fikret'le Nâzım Hikmet benzeri şairler gençliğimize örnek gibi sunulur.
Mevlânâ ve Yunus Emre'den Şeyh Galib'e kadar klasik şairlerimiz yeterince tanınmazsa, millî kültürümüzün temel dinamiklerinden mahrum kalırız. Bu bizde tarih şuurunu yok eder. Sonra da bu ülkenin vatan haline gelebilmesi için hayatlarını feda eden insanların kadri bilinmez. Biz bizi biz yapan değerleri kaybeder, kültür adamlarıyla padişahlarının büyük çoğunluğu şair olan bir milletin gençliği gerçek şiire yabancı yetişirse, bir bölümü yok olur. Dede Korkut, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş ve Hacı Bayram Veli gibi âbidevi şahsiyetlerle birlikte, her bölgedeki önemli şahsiyetleri anlatmak için de benzer faaliyetler yapılmalıdır.
Mehmet Âkif'in 70. ölüm yıldönümünden sonra eserlerinin mîri malı oluşunun bu toplumda başka yansımaları olmalıydı. Artık onun hayatı ve eserleri belgesel dramalarla, tiyatro, film ve televizyon dizilerine konu olarak genç nesillere aktarılmaktadır. Bunun önemli bir kültürel zenginliğe yol açabilmesi için, her çevreden kültür kuruluşlarının faaliyeti gereklidir.
12 Mart'ta İstiklâl Marşı kabulünün, 18 Mart'ta Çanakkale Deniz Zaferi'nin, 25 Nisan'da da Kara Zaferi'nin kutlanması, Âkif ile Âsım'ın Nesli'nin birlikte anılmasına gerekli...
Doğum ve ölümü Aralık ayına rastlayan Âkif'in İstiklâl Marşı'nın kabulü ile Çanakkale Zaferi yıldönümüyle de anılması güzel bir tevafuk. Çünkü Çanakkale Zaferi, Âsım'ın Nesli'nin zaferidir. O yüzden Ağustos'taki zafer ayı kutlamaları nasıl TSK'ya ait ise, 12 Mart - 25 Nisan arası 40 günlük dönemin de ilk ve orta öğrenim tarafından İstiklâl Marşı ile Çanakkale Zaferi'nin daha iyi anlaşılması için yapılacak özel ve resmî faaliyetlerle Milli Eğitim'in olmalıdır.
M. Âkif ile Âsım'ın Nesli'nin bu toplumun oluşumundaki önemli yerleri iyi bilinip gençlere benimsetilmeden, bu ülkenin geleceği belirsiz; yabancılaşmanın tehdidi altındadır. Bunu iyi bilmeliyiz...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



