Taksim Meydanı'ndan Tünel'e doğru İstiklâl Caddesi'nde kalabalıklar arasında yürürken yanyana dizilen apartmanların özgünlüğünü sadece bir yapı bozuyor. O yapı ise Nâzım Hikmet Ran'ın; "Havsalam almıyordu bu hazin hali önce / Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce // Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; / Allah'ımın ismini daha çok candan andım. // Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen! Böyle sokaklarda ki, anası can verirken, // En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, / Üstünde orospular yükseltiyor sesini..." dediği Hüseyin Ağa Camii'nden başkası değil.
Sonra tekrar takılıyor gözlerimize binaların ön cephesindeki kabartmalar, motifler, heykeller... Sokak aralarında sessizliğin hikâyesi karalanıyor, vicdandan bîhaber aynalara... Ve aylardır üzerinde feveran kopartılan Emek Sineması çıkıyor karşımıza...
Emek, Beyoğlu'nun en eski sinemalarından birisi. Buz pisti iken, 1915'te sinemaya dönüştürülen, 1924'te Melek adını alan Yeşilçam Sokak'taki sinema; İpek ve Sümer sinemalarının sahipleri A. Saltiel ve H. Artidi tarafından uzun yıllar işletilir. Daha sonra Emekli Sandığı'na devredilen sinemanın ismi 1958 yılında Emek olarak değiştirilir. 875 kişilik salonu, barok ve rokoko bezeli süslemeleriyle dikkat çeken sinema; Yeşilçam'ın içine girdiği çöküntüyle, şâşâlı günlerini geride bırakır. İlgisizlik ve bakımsızlıktan kedi ve farelere ev sahipliği yapmaya başlar.
Normal ve anormalliklerin uyum içinde yaşandığı Emek Sineması; 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılışına da, kapanışına da damgasını vurdu. Beyoğlu, "Emek" kavgasına sahne oldu.
Protestocular; "bizler için bir değer, burayı AVM yaptırmayız" direnişine girerek her platformda mimarları, belediye başkanlarını, Kültür Bakanı'nı ve diğer siyasetçileri açıklamaya zorladı.
Anti fikirliler de; "Emek Sineması bir değeri olsa yaşardı. Zaten bakımsızlıktan çökmüş, leş ve fare yuvası haline gelmiş. Burası metruk hale gelirken neden sahip çıkmadınız..." açıklamalarıyla protestocuları "istemezükçü" ilan etti.
Galibi olmayan bir kavga!..
Fakat bizim asıl varmak istediğimiz mesele bu değil...
Galatasaray'dan Tünel'e doğru yürürken, Yapı Kredi Yayınları'nın ilerisinde, St. Antuan Kilisesi'nin berisinde ise 163/311 kapı numaralı, heybetli, makyajı yerinde, tartışmalardan uzak, gösterişli bir apartman görüyoruz. Adı Mısır Apartmanı. Hikâyesi uzun...
1910 yılında Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa'nın isteği üzerine kışlık konak olarak mimar Hovsep Aznavur'a yaptırılır. İstanbul'un betonlaşmasının ilk örneklerinden olduğu söylenen konak, Abbas Halim Paşa'nın ölümünden sonra varisleri tarafından apartmana dönüştürülür. 1940'da ise Hayri İpar'a satılır. Varislerden Ali İpar'ın yurtdışına yerleşmesiyle apartman uzun yıllar sessizliğe gömülür. Koray İnşaat, 2000'li yıllarda apartmanın yüzde 70 hissesini Ali İpar'dan satın alır. Uzunca bir restorasyon sonucu, bina bakımsızlıktan kurtularak bugünkü halini alır.
Mısır Apartmanı, 100 yılı aşkın süredir pek çok ünlü şahsiyete ev sahipliği yapar. Şair Mithat Cemal Kuntay, Fuat Şemsi İnan, Atatürk'ün dişçisi Sami Günzberg, Faruk Süren'in babası dişçi Arşak Sürenyan ve Hüsamettin Cindoruk bunlardan birkaçıdır. Fakat bunlardan başkaca bir isim vardır ki, onun ismi anıldığında Mısır Apartmanı'nın oda duvarlarını hüzün kaplar. O isim, Millî Şairimiz Mehmed Âkif Ersoy'dur.
Mısır'da 10 yıllık uzlet günlerini tamamlayan Ersoy, hastalığı ilerlemiş bir halde eşi İsmet hanımla 17 Haziran 1936 yılında İstanbul'a döner. Şair vapurla rıhtıma doğru yaklaşırken, şehrin siluetini uzun uzun seyrederek gözyaşları döker. Rıhtıma yanaşıldığında ise Âkif'i sadece birkaç dostu karşılar. Abbas Halim Paşa'nın ısrarlı daveti üzerine Ersoy, birkaç gün Maçka'daki evde misafir olur. Daha sonra Şişli Sıhhat Yurdu'nda kısa bir süre tedavi görür. Ve nihayetinde Âkif, Mısır Apartmanı'nın ikinci katındaki daireye yerleştirilir. Hizmetine bir hasta bakıcı verilir. Bu dönemde Abbas Halim Paşa, Mehmed Âkif'le çok yakından ilgilenir.
İlgilenenlerden birisi de Âkif'in üç Âsım'ından (Köse Âsım, Hâfız Âsım, Âsım Şakir) biri olan Hâfız Âsım'dır. Mısır dönüşü Üstâd'ı hiç yalnız bırakmaz. Kur'an okuyarak teselli verir, na'tlarla coşturur, közlenmiş hâtıraları harlandırır. Üstâd'a belli etmez amma gözyaşlarını yüreğine akıtır.
Üstâd da Hâfız Âsım'ı sever amma o ümidlerini başka bir Âsım'a bağlar. O Âsım ki, Asr-ı Saadet'ten Üstâd'a durmaksızın "Âsım'ın Nesli"ni fısıldar...
27 Aralık 1936 Pazar günü, gecenin gündüzü örttüğü saatlerde Mehmed Âkif Ersoy, Mısır Apartmanı'nda son nefesini verir.
Daire, Mehmed Âkif Ersoy'un ölümünden bir süre sonra Ziraat Bankası Şubesi olarak kullanılır. Bir müddet sonra ihale ile tekstilci İlkut Uras'a satılır. Daha sonra mülkiyet bir kez daha el değiştirir ve odaları sessizliğe terkedilir.
Buradaki anılar da Âkif'le birlikte gömülür. "Mekânın ruhu" derin bir uykuya dalar... Apartmanda hoyratlıklar, anadan üryan tablolar, şerefe kalkan kadehler birbirini kovalar...
Oysa Mısır Apartmanı denildiğinde, "Âsım'ın Nesli" için bir anlamı olmalı...
Evet bir anlamı olmalı; en az Emek Sineması, hatta en az Taceddin Dergâhı kadar bir anlamı olmalı. Hizmetlerini hayretler içerisinde izlediğimiz sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu anlamda bizi en iyi anlayacak devlet adamlarımızın başında gelmeli.
Dolayısı ile BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun Taceddin Dergâhı'na defnedilmesine izin çıkaran Bakanlar Kurulu Kararı imzaya açıldığında; "Taceddin Dergâhı adıyla bilinen tarihi alanın, İstiklâl Marşımızın şairi Mehmed Âkif Ersoy merhumun bir süre yaşadığı yer olması nedeniyle onun adıyla özdeşleşmiş, bu anlamda müstesna nitelik kazanmış bir mekândır. Böyle bir mekânın bu mahiyeti ile muhafazası hepimiz için millî bir sorumluluk ve Mehmed Âkif Bey'in aziz hatırasına karşı vicdani bir yükümlülüktür. Taceddin Dergâhı ile ilgili duyarlılığım, sadece bu sorumluluğun gereği ve Âkif'e duyduğum derin saygının sonucudur" diyerek Âkif'e olan muhabbetini ispatlayan sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a büyük bir sorumluluk daha düşmektedir.
Hatıraları yaşatmak millet olarak bizim en önemli ritüellerimizdendir. Âkif'in gözlerini kapadığı Mısır Apartmanı bu anlamda, bir "ahde vefa"nın, bir "borcun" ödenmesi için "devlete külfet" olmaz herhalde.
Sivas olaylarının vukû bulduğu Madımak Oteli'nin satın alınarak müzeye dönüştürülmesi mümkünse; Bitlis'te doğan yazar William Saroyan'ın doğumunun 100. yılı münasebetiyle evinin yerinin tespit edilerek müze yapılacağı sözü verilebiliyorsa; Millî Şairimizin aziz hatırasına, Mısır Apartmanı'nın "ruhu" tekrar canlandırılabilir.
Âkif'in hayallerini yaşatmak, Âkif'i yaşatmaktır. Âkif'i yaşatmak, bazen de onun ağladığı, güldüğü hatta öldüğü mêkanları yaşatmaktır.
"Emek"ler yaşasın diyenler, "Madımak"lar yaşasın diyenler, "AKM"ler yaşasın diyenler; Mısır Apartmanı da yaşasın diye haykırabilmelidir. "Kulağı sağır kamu kurumları" uyandırılabilmelidir. Geçmişe sahip çıkabilmek için, "tutucu hayaletler"in kör öfkelerinden sıyrılarak, "geleceğin düğmesi"ne basılabilmelidir.
Ezcümle bütün mesele insanı baştan çıkartan ahde vefasızlıklara küfretmek yerine; edepsizlikleri edeplice dillendirebilmektir.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



