"Bunlar artık çekilir şeyler değil. Yapacağımız toplantı ve Bakanlar Kurulu çok şeylere gebedir!.."
-BAŞBAKAN -
Hiçbir ciddî devlet ve tabii, hiçbir ciddî devlet adamı aklına esen her sözü aklına geldiği her yerde söyleyemez, Devletin bölünmez bütünlüğü ilkesi üzerine gölge düşürecek hiç tavra meyledemez. Devletleri, ciddî devlet yapan da, zaten, sorumluluk yüklenmiş olan devlet adamlarının ciddiyetidir.
Ciddî devlet adamı, ya gereğini yapabileceği sözü söyler; ya da susar. Esasen bu yol, hem güvenilir adam olmanın, hem de ciddî devlet adamı olmanın yegâne yoludur. Çünkü, adamlık da, ciddî devlet adamlığı da sulanmaya, sulandırılmaya prim vermeyi asla kaldıramaz.
Altı yüz yıllık Osmanlı imparatorluğunun, seksen yılı aşmış Cumhuriyet idaresinin istisna yıllarını bir kenara koyarsanız, Dinî ve Millî karakterimizi, asırlara damgasını vurmuş devlet geleneğimizin izzet ve ciddiyetini zedeleyecek devlet adamı örneği çok azdır. Ancak bu " az" larda bile, bugünkü kadar madara hale gelmiş, ya da getirilmiş iktidar modeli görülmüş değildir.
Buraya bir parantez açıp, "muhalefet" özellikle de "ana muhalefet" ne âlemde denilecek olsa!?.. Özellikle TBMM'de temsilcisi ve hele-hele grubu bulunan muhalefetin evlere şenlik olduğu kim bilir kaç örnek davranışıyla sabittir!.. Belki onlar, özetle şöyle tarif edilebilir: "yalnız kendine muhalif olan muhalefet" ya da: "Kendisi muhtac-ı himmet bir dede; nerde kaldı gayriye himmet ede!.."
Sayın Başbakan için danışmanın-manışmanın bir anlamı, -moda deyimle- onların bir kıymet-i harbiyyesi var mıdır?.. Bu zevatın devlet tecrübesi topuk seviyesini aşamamışken, hangi akla hizmettir bu üst perde senfonisi!: "diyalog safhası aşıldı. Şimdi artık Devlet protokolü eşliğinde müzakereler başladı..." Sayın Başbakan ve ekibini kılavuzlayanlar bin yıllık millet ve altı yüz yıllık devlet müktesebatından ya bî haberdirler, ya da iktidarlarını borçlu oldukları irade öyle istemiştir...
Toplumun hırsı ve heyecanı kabarmakta ve şunu sormaktadır: "Benim devletim, Milletimi katledenlerle neyi müzakere edecektir!?.."
Sayın Başbakanın, dolduruşa geldiği partisinin il kongresinde ya da, AKP tabanının huzursuzluğunun dayanılmaz hale geldiği bir başka psikolojik travma sonucu, önüne arkasına bakmadan, ne anlama geleceğini düşünme ihtiyacı duymadan söylediği sözler midir bunlar, yoksa devlet adına söylenen sözler mi?.. Şu sözlere bir bakın Allah aşkına: "Bugüne kadar işin üzerine hep sabırla gittik, demokratik çizgide halledelim dedik. Ancak, bugün Taksim meydanı kan-revan halinde..."
Bu sözlerin neresini yorumlayalım, ya da neresini törpüleyelim?.. İler-tutar neresi var bu sözlerin. Yânî, "tut kelin perçeminden..."
Elbet de Devletin de "sabır sahası" olmalıdır. Özellikle milletler arası müzakerelerde, taraflar sabra ihtiyaç duyabilirler. Uluslar arası ihtilafların çözümüne aracılık yapılması hâlinde de sabra sığınılabilir... Ancaaak: "Din-İman, Ülke-Millet, Bölünmez Bütünlük, İnsan Hayâtı, İffet ve Nâmus..." gibi ve o değerde daha başka değerler söz konusu oldukta, "İhkak-ı Hak" yetkisini yalnız elinde değil aynı zamanda tekelinde de bulunduran Devlet ve tabii, Devlet adına yetki ve sorumluluk yüklenmiş kişi ve kurumlar, "keyfe mâ yeşâ" sabır gösterisinde bulunamaz, böyle bir mâzerete de sığınamazlar. Zîrâ, böyle bir lüksleri yoktur.
Şu "vurdum duymazlık"a bakın, sayın Başbakan, şehit naaşları, yakınlarının göz yaşlarıyla yıkanırken, meydanlar kan deryasına dönmüşken şöyle buyuruyor: "Bugün (30) evladımız kan-revan haldedir. Bunlar artık çekilir şeyler değil..."
Sayın Başbakan! Bu gözü dönmüşlerin cinayetleri, "bugün itibariyle değil..." hiçbir zaman "çekilir" olmadı ki!..
Yetmedi, Hükümet sözcüsü daha ileri giderek ve daha da netleşerek Hükûmet adına şu açıklamayı yapıyor: "Türkiye uluslar arası hukuktan doğan haklarını sonuna kadar kullanacaktır..."
Başbakan'ın ve hükümetin bu diklenmesinden sonra da, şehit kanları akmaya devam ediyor.
İstisnâ yıllar hariç, yazık ki ülkem, yıllardır "kaht-ı ricâlin dayanılmaz boyutlarını" yaşamaktadır. Yaygınlaşan bu boyut, kamuyu kuşatan ve sarsan derûnî illet hâline gelmiştir. Anlaşıldığına göre, bu illetin "kesim, kısım, sınıf, hâkî, lâcî..." ayırımı da yoktur.
"Yüce Divan'da", "ihaleye fesat karıştırma" iddialarıyla bakanlar, başbakanlar; "çıkar sağladıkları" iddialarıyla yetkili ve görevli mahkemelerde amiral ve generaller yargılanıyorsa... Şemdinli olaylarının oluşturduğu kara bulutlar bir türlü dağıtılamamışsa... Bütün bu ve benzeri olayların oluşmaması için gerekli tedbirler; devlet adamı olma ve devlet adamı gibi davranma zorunda olanlar tarafından alınmamışsa, aksine, sosyal yapıyı tarü-mar eden kötülükler gelişerek ve yaygınlaşarak devam ediyorsa... "kaht-ı ricâlin dayanılmaz boyutları"ndan (devlet adamı kıtlığının dayanılmaz hale gelmiş olması) söz etmekten ve bu kıtlığı yok etmek için üzerimize düşenleri yapmamızın kaçınılmaz olduğunu haykırmaktan başka çare kalmamıştır.
Yüzlerce bürokratik kurumdan biri olan bir kurumun başı, 378 üyeli Meclis çoğunluğunun başına, Başbakan'a dört yılda kırk defâ geri adım attırabilmişse; Claudia Roth, Verheugen...gibi ahlaksızlık örneği kimselerin talimatına boyun eğip, TBMM'yi "olağanüstü toplantı"ya çağırttırarak, "zinâ" gibi menfur ve melun bir fili suç olmaktan çıkarttırıp "mubah" hale getirtmişse...
Daha niceleri sayılabilir ammâ ne gerek var. "Bir ambar buğdayın bir avuç mostrası olur..." Bu örnekler bile, sayın Başbakan'ın "devlet adamlığı" ile yakınlık ya da uzaklığını işaret etmiyor mu?...
Otuz iki evladımız kanlar içinde. Taksim meydanı kan-revan... Aysel hanım "adalar sefasında"... Müzakere dosyaları masada... Sayın Başbakan ise kenar-köşe cübbe giymekte...
Nerdesin âh Kıbrıs olayında ABD'ye, Kissinger'a ve onların hempâlarına diz çöktüren Millî Görüş iktidarı, nerdesin!?..
Cenabı Allah, bu aziz Millet'e şuur versin; versin ki, devlet olmanın sırrına erip gereğine tevessül etsinler... Medet yâ Hû!..


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



