İki aydır ‘kentsel ve kurumsal kapasiteyi artırma’ projesi çerçevesinde Beykoz okullarında yaptığımız çalışmalarda çocuklarımızla görüş alışverişinde bulunuyoruz.. Yoğun müfredat bombardımanı altında İstanbul gibi bir yeryüzü cennetinde olma fırsatına rağmen ne yazık ki genç kuşaklar bu derya zenginliğinden bihaber yetişiyorlar.. ‘Kentini bilen kentini bilir’ anlayışıyla bırakınız İstanbul’u tanıyıp sahip çıkmayı İstanbul’dan 50 yıl önce bizim olmuş Beykoz’u bile bilememekteler.. İsmini ceviz demek olan koz kelimesinden alan şirin Beykoz’da en lezzetli cevizler yetişir. Paşalar yerleşir bu semte Paşabahçe mahallesi olur.. Büyük Sultan Fatih buralarda avlanırken askerlerin Tokat kalesini ele geçirdiği müjdesini alınca o civara ‘Tokatköy’ adını verir.. En içimli sular ormanlardan süzülerek çeşmelerden fışkırır on çeşmeler adını alır, Karakulak, Sırmakeş markası olur.. İstanbul’un Eyüpsultan’ı, Üsküdar’ın Aziz Mahmut Hüdai’si nice ziyaret alırken burada da Boğazın en yüksek tepesine 200m.ye yakın noktasında Yuşa hazretleri ziyaret yeridir.. Anlaşılan o ki böyle tarihi, tabii ve coğrafi köşelerin bol olduğu yerlerde özel müfredat yapıp Alman eğitim sisteminde olduğu gibi ‘Haftada Bir Gün Gezi’ metoduyla audio-visual denen görerek duyarak yerinde gidip öğrendiğiniz bir şeyi bir daha hayat boyu bakalım unutabiliyor musunuz? Hatırlayınız okul zamanında ya da küçükken bir yere ya da kişiye yaptığınız ziyareti hiç aklınızdan çıkabiliyor mu? İstanbul’da yaşayıp da buraları bilemeden rendelenen ömre yazık… Markaların işgali Dani-marka üzerine geçen hafta ‘en kötü marka Danimarka’ sloganımız üzerine bize gelen kısa adı e-mail olan elektronik posta vatandaşın hassaten ecnebi markalara boğulduğunu ifade ederek bizler kendimiz üretmeden, kendi markamızı ortaya koymadan şu arz-ı hayatta yerimiz olamayacağını ifade eylemiş. Buyrun birlikte okuyalım: “Vatandaş “Türk Osman” Osman Bey, sabah saat 7.00’de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı. Puffy yorganını kaldırdı. Hugo Boss pijamalarını çıkarıp Adidas terliklerini giydi. WC’ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear sampuanı ve Protex sabunuyla duşunu aldı. Colgate ile dişlerini fırçaladı. Rowenta ile saçlarını kuruttu. Bill’s gömleğini ve Pierre Cardin takımını giydi. Lipton çayını içti. Sony televizyonda medya özetlerini ve flash haberleri izledi. Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine ‘çav’ deyip Hyundai otomobiline bindi. Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu. Ağzına bir Polo seker attı. Şehrin göbeğindeki Mega Center’daki ofisine varınca, Casper bilgisayarını çalıştırdı. Microsoft Excel’e girdi. Ofisboy’dan Nescafe’sini istedi. Saat 10.00’a doğru açlığını yatıştırmak için Grissini yedi. Öğlen Wimpy’s Fast Food kafeteryaya gitti. Ayaküstü Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi. Camel sigarasını yakıp Star gazetesini karıştırdı. Akşam üzeri iş çıkışı Image Bar’a uğrayıp CB’sini yudumladı, sonra köşedeki Shopping Center’a uğradı. Eşinin sipariş ettiği Persil Supra deterjan, Ace çamaşır suyu, Palmolive şampuan, Gala tuvalet kâğıdı, Sprite gazoz ve Johnson kolonyayı alarak kasaya yanaştı. Bonus kartıyla faturayı ödedi. Hafta sonu eşi Münevver’le Galeria’ya giden Osman Bey, Showroom’ları dolaşıp Kinetix ayakkabı, Lee Cooper blue jean satın aldı. Akşam evde bir gazetenin verdiği TV Guide’a göz atan Osman Bey, kanallar arasında zapping yaparak, First Class, Top Secret, Paparazzigibi programları izledi. Aynı anda Outdoor dergisini karıştırdı. Saat 22.00’ye doğru Show’da Türk dili üzerine panel başladı. Uykusu gelen Osman Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti. “Ne mutlu Türk’üm diyene” diye gerindi ve mutlu(!) bir uykuya daldı...”


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



