Medreseler üzerinde durulması gereken ehemmiyetli bir konudur. Bilindiği üzere Tevhid-i Tedrisat Kanunu 3 Mart 1924'de yürürlüğe girmiş bir kanun olup bütün ilmi müesseselerin eski adıyla Maarif Vekaleti'ne yeni adıyla Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlanması ve eğitimin tek elde birleştirilmesine yönelik çıkarılan bir kanundur.
Aslında 3 Mart 1924 tarihi Türkiye'de sekülerleşme tarihinin başlangıç noktasıdır. Çünkü adı geçen tarihte Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yanı sıra Hilafet'in kaldırılmasına yönelik 431 numaralı kanun vazedilmiş (1) yine bu minvalde 429 numaralı kanunla şer'iye ve Evkaf Vekâleti lağvedilerek, Diyanet İşleri Başkanlığı ihdas edilmiştir (2).
Dilerseniz incelememize Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu konu edinerek başlayalım.
3 Mart 1924'te ihdas edilen kanunun muhtevası şöyledir:
"Madde:1- Türkiye dâhilindeki bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaleti'ne merbuttur.
Madde: 2- Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaleti'ne devir ve raptedilmiştir.
Madde: 3- Şer'iyye ve Evkaf bütçesinde mektep ve medreselere tahsis olunan meblağlar Maarif bütçesine nakledilecektir.
Madde: 4- Maarif Vekâleti yüksek diniyyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünûn'da bir İlahiyat Fakültesi tesis ve İmamet ve hitabet gibi dini hizmetlerin ifası vazifesi ile mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edilecektir (3)."
Görüldüğü üzere Kanun Medreselerin Milli Eğitim Bakanlığı'na "devredilmesini" kapsadığı halde kanun harici bir uygulamayla Medreselerin kapatılması cihetine gidilmiştir. Özellikle de kanun böyle bir hak ve salahiyeti vermediği halde dönemin Maarif Vekili Vasıf Bey, medreseleri ilgaya girişerek kanuna aykırı hareket etmiştir. Vekâletin bu girişimi, bu kanunsuz tavrı Büyük Millet Meclisi'nin arzusuna muvafık olmadığından dolayı Meclis'te mebuslarca sert bir şekilde tenkid edilmiştir. Fakat tenkidler, kanunun ruhuna, ihdasına değil, uygulanış biçiminedir. Nitekim Antalya Mebusu Rasih Efendi'nin konuyla ilgili olarak Meclis kürsüsündeki şu mütâlâası konuyu bütün yalınlığıyla ortaya koyar mahiyettedir:
"Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birleştirilmesi) İlgayı Tedrisat (öğretimin yok edilmesi) demek değildir. Büyük Millet Meclisi'nce yapılan şey, eğitimin, öğretimin birleştirilmesi için idarede birliği temindir... "Mevcut durumu Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bağdaştırmanın imkansız olduğunu düşünüyorum (4)."
Diğer taraftan Cumhuriyetin başlangıç sürecinde resmi ideolojinin müntesipleri tarafından konuya yaklaşım ve algılanış tarzı da medreselerin çürümediği istikamettedir. Özellikle de Medreseleri 3 Mart 1924 de Maarif Vekâleti'ne devredildiği dönemde, Medreselerde eğitimi ve öğretim seviyesi modernleşmenin tesiriyle yüksek bir dereceye ulaşmıştı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa Medreseleri ziyareti sırasında takdir ifadelerini dile getirmekten ve medreselere teveccüh göstermekten imtina etmemiştir. Şöyle ki:
M. Kemal Paşa, 23 Mart 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde zikredildiğe göre Konya Dârülhilafe Medresesesi'ni ziyaret eder. Darülhilafe Medresesi'nde Hadis, Fıkıh, Fransızca, Coğrafya derslerine giren Mustafa Kemal, talebi ile uzun uzadıya meşgul olur, ehemmiyetli mübahaselerde bulunur ve medreseden ayrılırken şu takdiramiz ifadeleri kullanmaktan kendini alamaz:
"- Memnuniyetle görüyorum ki tedris ve tederrüs cidden hakikat-i diniye dairesindedir. İnşaallah memleketimizi, milletimizi ihya edecek asri ve hakiki ulemâ, faziletkâr müderrisleriniz sayesinde siz olacaksınız, Kıymetli ve hakiki ulemâmızın mevkii yüksektir. Ulemâmızın ve erbabı ilim ve irfanımızın himmet-i irşadiyle inşaallah İbni Rüşd'ler, Fârabi'ler, İmam-ı Gazali'ler milletimizin içinden çıkarak bu asrın tekâmülâtiyle mücehhez olarak ihya'yi hakikat-ı din eyliyeceklerdir."
Görüldüğü üzere Medreselerin son süreçteki durumu, takdir edilmektedir. Hal böyleyken 3 Mart 1924 çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla medreselerin Maarif Vekâleti'ne devri çelişkili bir durum gibi görünse de, yine de mekteple medresenin merciini ve idaresinin birleştirilmesi anlaşılır bir olgudur. Asıl ilginç olan hadise, medreseyi farklı bir algılayışla telakki ederek ve yürürlükteki kanuna aykırı davranarak istibdat devrinde dini tedrisatın kaldırılmasıdır. İşte altı çizilmesi gereken nokta budur. Çünkü yürürlükte olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na aykırı olarak "Mekteple Medresenin merciini ve idaresini birleştiren" kanunda "İlahiyat Fakültesi'nin tesisi, dini hizmetlerin ifası için ayrı mektepler küşad edilecektir", maddesi yer aldığı hâlde, bu millet, inançsız bırakılmak için devr-i sabıkta yapılmadık hiç bir zulüm bırakılmamıştır. Yani kanuna aykırılık, ölçü kabul edilmiştir.
Öte yandan Medreseler işlevini hiç bir zaman yitirmemiştir. Asıl dramatik olanı da bu fonksiyonel eğitim ve öğretim müessesinin yerine bir alternatif konamadığıdır. Nitekim Prof. Yusuf Hikmet Bayur, 1948 yılının sonlarında Ankara'da çıkan Kudret Gazetesi'nde "Din dersleri ve Eğitim Bakanının demeci" başlıklı makalesinde şöyle izah eder:
"Osmanlı Devleti'nin hemen son yıllarına kadar medrese, birçok noktada Ebussuud, Farâbi ve hatta Aristo devirlerindeki bilgileri öğretmeye devam etmiş ve onları pek aşamamıştı. Tanzimat'tan sonra kurulan mektep ise, uzaktan da olsa zamanın terakkilerini takip etmekte idi.
"Ancak medresede genç dimağlar yalnız ezberciliğe değil, velev ki skolâstik usûllerle dahi olsa, kendi başlarına düşünmeye, bir konu üzerinde tartışmaya, geçmişin büyük bilginlerinin düşüncelerini karşılaştırarak hükümler çıkarmaya ve meselelere halletmeye alıştırılıyorlardı.
"Yeni mektep ise Avrupa maarifinin daha çok görünüşte bir benzeri olmuş, fakat gerek öğretim, gerek imtihan usûllerinde bilhassa ezberciliğe önem vermiş ve zekâsı değil, hafızası kuvvetli olanları temayüz ettirmiştir. Bu usûl ise memurun sessiz ve her emre itaate hazır, teşebbüs kabiliyetinden mahrum çeşidini yetiştirmeye yarar. Her keyfi idarenin aradığı da budur.
"Zamanın gerektirdiği bilgilerin pek çoğundan mahrum kalan din ulemâsı arasında birçok kimselerin devlet işlerine bir takım vükelâdan daha anlayışlı ve kavrayışlı olmaları da bu yüzdendir. Keza bu yüzdendir ki padişahlara karşı dikilenler arasında ne kuvvetli unsuru talebe-i ulûm denilen medrese öğrencileri teşkil ederdi..."
Yine bu bağlamada İsmail Safa'nın konuyla ilgili şu mütalaaları son derece kayda değerdir: İsmail Safa'nın Maarif Vekilliği sırasında büyük bir Maarif Kongresi tertip edilir. Kongreye kırktan fazla ilim adamı iştirak eder. Kongre heyeti Maarif'e âid meseleleri bir ay boyunca müzakere eder. Medreseler konusu da bu kongrede enine boyuna tartışılır. Son olarak kürsüye Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu gelir ve Medreselerle ilgili şu mülâhazalarda bulunur:
"- Arkadaşlar! Birkaç ay önce Direklerarası'ndan geçiyordum. İşim düştü. Şehzade Câmii şerifinin bitişiğindeki İbrahim Paşa Medresesi'ne uğradım. Kapıdan girince sağdaki mescidin içinde talebe ders okuyordu. Girip baktım, bir de ne görsem: Hoca, caminin mihrabına geçmiş, talebeye Kimya tecrübeleri yaptırıyor... Arkadaşlar! Kimyayı, müsbet ilimleri caminin mihrabına kadar sokmuş olan bir müesseseyi (medreseleri) lağvetmeye kalkışmak günahtır, hatta cinayettir..."
Bunun üzerine medreselere dokunulmaz, olduğu gibi kalır. Bunu müteakip Ahmet Hamdi Akseki'nin din dersleri programı üzerine hazırlamış olduğu mühim rapor okunur, alkışlarla ve müttefikan kabul edilir.
Fakat bütün bunlara karşı 3 Mart 1924'te Medreseler garip bir biçim de "lağvedilir." Geriye ise eğitim ve öğretim noktasında büyük bir vebal ve bühtan kalır...
1 Hilafetin kaldırılması için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, c. VII (Kanun no: 431) s.26-28, (3 Mart 1924).
2 Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin lağvı için bkz: TBMM Zabıt Ceridesi, c. VII, (Kanun no: 429 ) s.23-26, (3 Mart 1924).
3 TBMM Zabıt Ceridesi, c. VII, (Kanun no: 430), (3 Mart 1924) s. 26-29
4 Sebilürreşad, 14/335 (1962) s. 150-151.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



