Hiç kimsenin; "Siz müfessir misiniz? Alim misiniz? Kur'an'ı anlamaya ne hakkınız var?" gibi bir söz söylemeye hakkı yoktur. Neden yoktur? Çünkü Yüce Allah böyle bir söz söyleme yetkisini ve haddini kimseye vermemiştir. Bizler artık bu türden sözlere itibar etmeyi bırakıp; "Bu kitap bize geldi, bu bizim kitabımızdır" diyebilme iradesini gösterebilmeli ve Yüce Allah'ın kitabını anlayacak şekilde okumanın önüne geçen her türlü anlayışı reddetmeliyiz.
Âlim bir kimseyle ilmi olmayan bir kimsenin Kur'an'ı aynı ölçüde anlayacağını herhalde hiç kimse iddia edemez. Eğer öyle olsaydı İslam'da ilme bu kadar önem verilmezdi. İnsanın ilmi arttıkça Kur'an ufku da mutlaka genişleyecektir. Fakat bununla birlikte Kur'an'ı anlayabilmek için alim veya müfessir olma şartı da yoktur. Herkes kendi anlama kabiliyeti ve bilgi birikimi nispetinde Kur'an'dan alacağını alır. Kimisi az alır, kimisi çok alır; fakat Kur'an samimi bir şekilde kendisine yaklaşan hiç kimseyi eli boş göndermez. Yeter ki bir kimse Kur'an'dan halis bir niyetle faydalanmak istesin. Bazı zamanlarda Kur'an'ı yanlış anlama riski de vardır. Ancak ortada böyle bir risk var diye onu anlamaya çalışmaktan vazgeçmek doğru olmaz. Şayet halis bir kalple ona yaklaşmış isek onu yanlış bile anlasak Rabbi'miz bize bunu düzeltme imkânını verecektir.
Bir hadis-i şerifte Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir grup insan Allah'ın evlerinden birinde toplanır, Allah'ın Kitab'ını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine huzur iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teala da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında zikreder." (Müslim, Zikir, 38) Dikkat ederseniz hadis-i şerifte "bir gurup alim" veya "bir grup müfessir" denilmiyor, "bir grup insan" deniliyor. Demek ki Kur'an'ı anlamak için bir araya gelen bir topluluk burada Efendimiz tarafından övülmektedir.
Kur'an'ın ümmi bir peygambere ve ümmi bir topluma indiğini düşünecek olursak, onların ümmi olmalarının Kur'an'ı anlamalarına bir engel teşkil etmediğini tespit etmiş oluruz. Sahabelerin çoğu okuma yazma bilmeyen, dünyevi bir eğitim almamış kimseler oldukları halde Kur'an'ı anlamaya çalışmaktan ve onunla içli dışlı olmaktan geri durmamışlardır. Hatta onu en iyi anlayanlar da yine bu ümmi sahabeler olmuştur. Bu konuda ünlü fıkıh usulü alimi Şatıbî, Kur'an'ın ümmilere indiğini; bu yüzden de onun sağlıklı anlaşılabilmesi için mutlaka ümmilerin anladıkları gibi anlaşılması gerektiğini söyler.
Kur'an-ı Kerim sadece Araplara indirilmediğine göre, Arap olmayanların da ondan bir şekilde istifade edebilmeleri gerekir. Bunun en sağlıklı yolu kuşkusuz Arapça öğrenmektir. Fakat herkesin böyle bir imkânı olamayacağına göre, insanlar bu ihtiyaçlarını doğal olarak meal okuyarak gidermeye çalışacaklardır. Bazıları İslam'ın mealden değil ilmihalden öğrenileceğini iddia ederler. Bize göre bu düşünce iki nedenden dolayı sakattır. Birinci neden: Meal okumak ilmihal okumaya engel olmadığı gibi onun alternatifi de değildir. İkinci neden ise: İlmihaller genellikle ibadetlerin şekli yönünü ve rükünleri hakkında bilgi verirler. Bir insan imanın ruhunu, dinin hikmetlerini, peygamberlerin örnek vasıflarını öğrenmek istiyorsa ilmihalle yetinmemeli, doğrudan Kur'an'la muhatap olmalıdır. Bunun için de eğer Arapça bilmiyorsa güvenilir bir meale başvurmalıdır. Biz burada Kur'an meali okuyalım derken bu mealin yorumunu pervasızca nefis ve şeytan ikilisine yaptıralım demek istemiyoruz. İyi niyetle okuyalım, anlamaya çalışarak okuyalım, anlayamadığınız yerleri de tefsirlerden okuyalım veya bir bilene soralım demek istiyoruz.
Meal seçerken çok dikkatli olmamız gerektiğini özellikle vurgulamamız yerinde alacaktır. Zira bazı ideolojik veya modern anlayışlardan dolayı kelimeleri istedikleri gibi meallendiren birçok meal yazarı vardır. Modern paradigmaya uymayan ayetleri bozuk bir anlayışla meallendirerek işi kılıfına uydururlar. Mesela bir ayetteki "vedribühunne" kelimesini Elmalı Hamdi Yazır, Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen ve Ömer Rıza Doğrul gibi âlimler "onları dövün" şeklinde çevirirken, Yaşar Nuri Öztürk "Evden çıkarın, bulundukları yerden başka yere gönderin" şeklinde, Yunus Vehbi Yavuz ise "terk edin" şeklinde çevirmiştir. Bu da gösteriyor ki, meal seçimi konusu başlı başına ayrı bir konudur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




