Televizyonunun insan beynini ve düşüncesini donuklaştırarak uyuşturma ameliyesini nasıl bertaraf edebiliriz? Gözün gördüğünü algı alsa da göze aşırı baskı yapıldığından dolayı algı hareket kabiliyetini yitiriyor; düşünmüyor, görmüyor, yaşamıyorsunuz; sadece izliyorsunuz. Bütün gördükleriniz bir düğmenin ucunda; gerçek inandırmıyor/inandıramıyor. Oysa insan gerçeğe inanmak ister; inanmakla birlikte 'hareket' harekete geçer. Bana sorarsanız inanmadığımız gerçek yoktur. Başka deyişle; gerçek sadece inandıklarımızdır.
Ben 'inandığım' bir 'gerçek'ten bahsetmek istiyorum. Rasim Özdenören bana göre önce usta bir hikâyeci, sonra bir denemeci ve toplamında tam anlamıyla aydındır. İlk okuduğum eseri Gül Yetiştiren Adam. Gül Yetiştiren Adam anlatısı Türk edebiyatında müstesna bir yaratıdır. Gül Yetiştiren Adam'la birlikte Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Çarpılmışlar ve Çok Sesli Bir Ölüm gibi eserleri Özdenören'i Türk hikâyesinin köşe taşlarından biri yapmıştır. Hikâyeleri üzerine ayrıca bir yazı tasarlanabilir elbette ama ben Özdenören'i bir televizyon programında görmem vesilesiyle söz konusu edeceğim.
TRT 2'de Maveraya Yolculuk isimli bir program var. Savaş Ş. Barkçin soruyor, Rasim Özdenören cevaplıyor. Program klasik anlamda soru cevap şeklinde değil. Barkçin, yeri geldiğinde soru soruyor. Usta, anlatıyor. Tatlı, nostaljik, hüzünlü, yer yer trajik ve acı dolu. Tatlı demem; Özdenören bir aksakal gibi konuşuyor. Nostaljik olması; geçmişle övünen anlamında değil; geçmişteki bir olayı veya durumu getirip günümüze bağlıyor ya da günümüzdeki bir olaya anıştırma yapıyor. Özdenören'i dinlerken sanki televizyonda dedem konuşuyor sandım; öyle içten ve sıcak aynı zamanda güldüren. Program sanıyorum bir saat sürdü. Ama saate bakmadım, bilmiyorum. Barkçin, "vaktimiz kısaldı" dediğinde eşimle birlikte "aaa, bitti mi" dedik aynı anda. Tabi önümüzdeki haftalarda devam edecek.
Bu haftaki konunun bir bölüğü 1960'ların Kahramanmaraş'ındaki edebiyat ortamıydı. Diğer bölüğü ise Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç'la ilk tanışmaydı. Bölük derken bölümü kastetmiyorum çünkü program başlıyor ve bitiyor. Ben burada programda neler konuşulduğunu aktarmayacağım. Dikkatimi çeken bazı yerleri söylemek istiyorum. Öncelikle programı şairler, yazarlar, edebiyat ilgilileri ve okurlar izlemelidir. Dinlemelidir desem daha yerinde olacak.
1959'un kışında birgün Rasim Özdenören'le Nuri Pakdil İstanbul'da İstiklal Caddesi'nde gezmekte. Bir ara Nuri Pakdil "biz hangi partiyi tutuyoruz biliyor musun Rasimciğim" diye sorar. Bu soruya Özdenören "sen daha iyi bilirsin abi" der. Nuri Pakdil kendi isim ve soyismini söyler. Yani, Nuri Pakdil partisini der. Bunu duyunca işte dedim tam anlamıyla bir sanatçı! Yazarın kibri için olumsuz düşüncelere sahip olanlara açıkça söylemek istiyorum; şair ya da yazar bir yaratıcı olarak kendine has kibri vardır. Zaten 'yaratıcı' özelliğe sahip olmayanlara bu anlamda sanatçı diyemeyiz; onların boş kibirlerine böbürlenme diyebiliriz desek desek. Bir şairin ve yazarın yaratıcılık anlamında kibri var ve ona göre normaldir. Bu, diğer insanlara anormal gelen bir durum; böyle olması da normal! Yaratıcı özelliği olmayan yazarlara zaten kalemşör denir. Yaratıcılık anlamında eserleri yoktur. Malumatfuruşluk yaparlar. Kendine özgü bir tek cümlesi olmaz. Üniversitelerdeki 'lisans tezleri' de genellikle bu cinstendir; malumatfuruşluk! Lisans öğrencisine kendi düşüncesini söyleme imkânı vermezler, söylerse 'tez' geçersiz not alır; illaki başkalarının düşüncelerini (görüşlerini) aktaracak! Ülkemizdeki üniversitelerin dünya üniversiteleri arasında ilk elliye girememesini bundan daha iyi ne açıklayabilir. Bugün bazı gazetelerin köşelerini tutmuş sözde yazarların başkasının ağzıyla konuşmalarını ve başkasının beyniyle düşünmelerini 'aydın' olarak gören bir zihniyet ortamını düşününce Nuri Pakdil'in böyle demesini ben çok yerinde buluyorum! Bazı köşeciler de başkasının müridi olmakla övünerek ve onun fikirlerinden dışarı çıkmayarak kendini yazar zannediyor. Neyse, bu konular çok uzun, biz Maveraya Yolculuk'a dönelim.
Rasim Özdenören Cahit Zarifoğlu'yla ilgili anılarını anlattı. Necip Fazıl Kısakürek'in Cahit Zarifoğlu'na 'artist' demesini, Cahit Zarifoğlu'yla Ahmet Kutlay'ın Özdenören'i bir dubada bırakıp gitmelerini vb. Yazarların (sanatçıların) birbiri arasındaki dostlukları dinlemek ve dönüp günümüz edebiyat ortamına (özellikle de Müslüman camiaya) bakmak bana acı veriyor! Galiba günümüzün kendini büyük görenleri üzerine düşeni yapmıyor; "vicdanı hür" yazarlar yetiştirmek yerine mürit yetiştirmeyi tercih ediyorlar.
Televizyonun insan düşüncesini tahrip etme gücü karşısında böyle 'hür düşünceyi var etme' programlarının olması bir nebze de olsa yüzümüzü aydınlatıyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



