İşte bize anlatabilecekleri Binbir Gece Masalı da sona erdi. Bundan sonra ahlakımızı dejenere edebilmek için arızalı zihinlerinden daha neler üretecekler bakalım. 150 bin dolarlık Şehrazat... Ve, gayri meşru bir ilişkinin üzerinde yükselen bir aşk hikayesi... Tuhaflığa bakın, bu arızalı aşk hikayesinin başrolündeki karakterin ismi de, Onur!
Son bölümde Onur, aşk üzerine bol keseden edebiyat kesiyordu... Aşk şöyleymiş, böyleymiş... Ve mutlu son... Onlar erdi muradına, bizler çıktık kerevetine... Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, kötülükleri sıradanlaştıran, ahlak kavramını zihinlerde payimal eden, gerçek hayatın fersah fersah uzağında geçen, kahramanlarımızın sıradan insanların hayatlarıyla ilgisi alakası olmadığı bu türden dizilerimizin talibi pek çokmuş. Özellikle Arap ülkelerinde Kınalı Kar, Binbir Gece gibi dizilerimizin reytingleri tavana vuruyormuş. Buradaki misyonlarını tamamladılar, oraları da halletsinler...
Bizler TRT kuşağının çocuklarıyız... Bizim dönemimizde TRT ekranlarında kimin eli kimin cebinde belli olmayan tek dizi vardı, Dallas... Bu dizinin kötülük karakteri ise Ceyar'dı. O dönemde büyüklerimiz Ceyar'ın yapacağı kötülükleri seyretmek için -galiba Pazar günleriydi- ekran başına mıhlanırlardı. Şimdi bizim dizilerimizin tamamı Dallas'tan daha beter. Üstelik bu dizilerdeki kötü karakterler, öylesine sevimli bir şekilde sunuluyorlar ki, insanlar bu yapımları izlerken, "Nolmuş yani, olabilir, olabilir" havasına giriyorlar... Reşat Nuri Güntekin'in Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan Aşk-ı Memnu'da evli kadın, kocasının yeğeniyle allem kalem yapıyor, millet hastalıklı ve marazi bir iştahla diziyi seyretmek için ekranlara yapışıyor. Yaprak Dökümü'nde durum aynı, Dudaktan Kalbe de durum aynı... Ondan sonra diyorlar ki, Kurtlar Vadisi Pusu'da neden aşk yok. Sizin aşktan anladığınız hastalıktan başka bir şey değil ki...
Bütün bunların toplumda ve insanların zihinlerinde yaptığı deformasyonun boyutunu elbette bir kuşak sonra anlayabileceğiz, kavrayabileceğiz. İnsanlar, televizyonların bizlere sunduğu dünyadaki karakterleri rol model olarak kabul ediyorlar. İzledikleri dizilerle, programlarla, yapımlarla empati kuruyorlar. Kendilerini onların yerine koyuyorlar... Kötülükleri, ahlaksızları, kepazelikleri, rezillikleri, gayri meşru yaşantıları, arsızlıkları, hırsızlıkları izlemekten daha kötüsü, bu dünyaya empati kurmak, öykünmektir. Yani, insanların bu kötülük dünyasıyla yerindelik kurmasıdır. Bir zamanlar, gazetelerin üçüncü sayfalarına hırsızlıktan, arsızlıktan, üç kağıttan, düzenbazlıktan yakalanıp da yansıyan tipler, utanır ve yüzlerini kapatırlardı...Şimdi bu tür kötülükleri her yerde izliyoruz... Bir sohbet ortamında anlatıp, "Edep ya hu" çekeceğimiz işlerin tamamını dizi kılıfıyla izlediğimizde her şey meşrulaşmış oluyor. Ve insanlar, bunları sıradan bir şeymiş gibi vaka-i adiyeden kabul ediyorlar. Daha kötüsü, renkli camdan kendilerine sunulan bu renkli dünyanın bir parçası olmak için can atıyorlar... Şöhret olabilmek, daha çok para kazanabilmek için kırk takla atıyorlar. Mal mülk sahibi, makam sahibi adam dünyaları götürmüş, hırsızlık yapmış, edepsizlikte sınır tanımamış... Bazıları da içinden geçiriyor; "Onun yerinde olsam, ben de yaparım"...
Vah memleketim vah!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



