D ünya sineması içinde özel ve özgün bir yeri olan İran sineması, tutunduğu topraktan aldığı ilham ile nevi iklimine münhasır eserler ortaya koyuyor. Gazeteci Bünyamin Yılmaz ile birlikte bir hafta boyunca İran sinema sektörünün önemli isimleriyle yaptığımız görüşmelerde edindiğim intiba da bu yönde. Rejim muhalifi olsun ya da olmasın herkesin fikri, İran sinemasının içinde bulunduğu ortamın kültürel/tarihsel ve hatta inançsal ilişkisidir.
Bir defa İran'ın her yerinde heykel ve resimlere rastlamak mümkün. Bu, sinemanın öncülü olan fotoğraf ve o doğduğunda hayatta bulunan resim sanatlarının gelişmesi demektir. Bu gelişim İslam İnkılabı'nın getirdiği ortamla birleşince beyaz perdemize İran Sineması diye bir olgu hediye edilmiş oldu.
İslam İnkılabı'nın altını özellikle çizdim. Zira İran'da devrim sonrası sinema yok sayılmamış, aksine desteklenmiştir. Bu desteğin en mühim aşaması ise yabancı sinemanın ülkeyi işgaline bir son verilmesi olmuştur. Şu an İran'da yabancı film neredeyse hiç gösterilmiyor. Belli dönemlerde, belli kıstaslardan geçebilen filmler haricinde yabancı filmleri ancak korsan tezgahlarında bulabiliyorsunuz.
Yabancı filmleri tamamen yasaklamanın ne kadar doğru olduğunu sorgulayabilirsiniz. Haklısınız da. Ancak belli bir kısıtlamanın olmasının zaruretini ülkemize baktığımız zaman daha iyi anlıyoruz. Yaz sezonudur, sinemanın ölü dönemidir. Ancak yine vizyonda olan filmlerin çoğunun yabancı olması, ülkemiz sinemasının içinde bulunduğu bir açmaza işaret ediyor. Yeterince ve kaliteli film yapılamamasının sebeplerinden biri olarak rekabet şartlarının olumsuzluğu öne çıkıyor. Hollywood yapımı bir filmin ülkemizde gösterilmesi çok kolay bir aşamadır ve promosyonunun da medyada yapılması artık gelenek sayılır. Bunun karşısında ise bir yerli yapımın promosyonu da vizyon bulma alanı da kısıtlıdır. Eğer yabancı film sayısında belli bir kısıtlama/kota olsaydı, her dönem vizyonda daha fazla Türkiye filmi olma ihtimali olurdu. Bu ihtimalin getirisi olarak izleyicinin algısı/seçkisi değişirdi. Bu değişimin sonucu olarak sponsorların yerli yapımlara yönelmesi sağlanırdı. Ve neticede dünyada adından söz ettiren bir Türkiye sinemasının doğmasına katkıda bulunulurdu.
Bahsettiğimiz bu iki nokta Türkiye sineması açısından hayati önem arzetmektedir. Bu topraklardan beslenen bir sinemanın oluşmasının ardından, bu toprağın insanına eserin ulaşımının kolaylaşması, özgün ve özel bir sinemanın vuku bulması sağlanabilir.
Son dönemde yapılan eserler bağlamında Türkiye sinemasında doku değişimi olduğunu söyleyebiliriz. Eskiden modern hayatın içinde debelenen, bohem hayatlarında sarhoş halde ölemeyen entel insanların basit hikayelerine demir atan sinemamız, artık konusunu Anadolu'dan alan hikayeleri perdeye taşıma peşindedir.
Bütün bu resim içinde kısa film çalışmalarının önemine de değinmek gerekir. İran Genç Sinemacılar Derneği'nin desteği ile İran'da yılda bin 500 kısa film çekiliyor. Türkiye'de bu sayıya ulaşılabileceğini pek zannetmiyorum. Üstelik bu, sadece mevzubahis dernek bünyesindeki çalışmalardır. İran sinemasıın bulunduğu yere baktığımızda kısa filmin ne denli önemli olduğunu anlıyoruz. Bu açıdan ülkemizde de kısa filmcilerin desteklenmesi gerekmektedir. Unutmayalım ki her hikaye en başta kısadır. Uzadığında, artık bitmiştir. Bittiğinde ise artık filmdir.
Kısaca değinmeye çalıştığımız bu noktanın, sinema ile ilgilenenlerin dikkati nazarından kaçmaması ümidiyle...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



