Geçtiğimiz günlerde tarihçi Süleyman Zeki Bağlan beyle karşılaşmış, geçmişe ışık tutan birkaç eser üzerinde sohbette bulunmuştuk. Sohbetin sonunu İstanbul'daki tarihî eserlere bağlayınca "bir dokunup, bin ah işitmiştim" Süleyman Hoca'dan. Sahabi kabirlerinden başlayıp, Yıldız Sarayı'nda gelişen pervasız olayların kronolojik haritasını koymuştu önüme. Ve "Düşünüyorum; üç kıtaya yayılmış koskoca bir cihangirlik, on yılda bir avuç toprak haline geldi. Vebali kimin?.. Kimin olduğunu bulsak ne işe yarar, vatan elden gittikten sonra..." ifadelerini aktarmıştı, Sultan Abdülhamid'in hatıratından...
Kaleme aldığım bu yazı, yukarıdaki soruya cevap niteliği taşımasa da, itiraf edeyim, özlemişim payitahtı seyr-ü sefâ eylemeyi. Ali Emiri Kültür Merkezi'nde Ahmet Özhan'ın gerçekleştireceği "Anadolu Evliyaları" mûsikî dinletisini, büyük bir heyecanla okumayı planladığım Kapı Yayınları'ndan çıkan "İki Darbe Arasında" (Prof. Dr. İskender Pala) isimli kitabı şöyle bir kenara bırakıp, dostum Abdullah Temur'la düştük yollara. Üstelik yapacağımız bu gezinti; Balyoz Operasyonu ve Yargı Arenası'da meydana gelen vesayet tartışmaları arasında zihnen telef olmaktan yeğdi.
Vitrinler göz kırpıyor!..
İslâm Medeniyeti'nin muştularının pejmürde yapılara hâlâ istibdat eylediği mahallerden geçerken, önce Şehzadebaşı'ndaki mihenk taşları, sonra kaderine terkedilmiş ahşap Süleymaniye Evleri ilişiyor gözlerimize. Vezneciler'den Süleymaniye'ye sarkıp bedestenleriyle ünlü Kapalıçarşı'ya paralel Mercan Yokuşu'ndan aşağı doğru inerken çocuklar gibi bırakıyoruz kendimizi.
İstanbul Üniversitesi'nin alt kapısından ilerleyerek ulaştığımız ilk durak Caferiye Han. Ortalık o kadar sessiz ki, hanın ortasındaki havuzun fıskiyesinden damlayan su zerreciklerinden çıkan sesler bile duyulabiliyor. Handaki tokacı, gömlekçi, şapkacı, aksesuarcı esnaf işlerin durgunluğundan sinek avlıyor!..
Handan sokağa çıkarçıkmaz, vitrinler göz kırpıyor davetkârca; "av malzemelerim, güvenlik elbiselerim, çantalarım, düğmelerim, şapkalarım, hac malzemelerim, tesbihlerim, rengarenk ipliklerim, eşantiyon olarak da armalarım var" diye bağırıyor!..
Arabaların klakson seslerinden bunalıp, bu defa da Boncukçu Han'ın kapısından içeriye atıyoruz kendimizi. Miniminnacık, boncuk gibi ufacık. Fakat çok ilginç, buradaki esnafların arasında bir tane dahi boncukçu gözükmüyor. Sebebini, handa 50 yıldır esnaflık yapan Necmettin Hasnaçacı'ya soruyoruz. Necmettin amca gülümsüyor: "İsme göre han arıyorsanız, Mısır Çarşısı'na kadar soruştursanız bulamazsınız. Çünkü artık "el emeği, göz nûru ürünler" değil, fabrikasyon ürünler rağbet görüyor. Ayakta kalmak için başka çare yok!.."
Böylece sorumuzun cevabını alıyor, "Boncukçu Han"ın nostaljik bir isim olduğunu öğreniyorduk. Handaki şapkacılar, boneciler, tekstilciler; eskiyen han duvarlarının yanında ne kadar yeni olduklarının farkında zaten.
Tekrar yola koyulup, iyice daralan Mercan Yokuşu'ndan aşağıya doğru inerken zorlanıyoruz. Fakat omuzladıkları yükü aşağıdan yukarıya taşımakta olan dili ağzından dışarıya fırlamış hammalları görünce "zorlanma" fikrinden vazgeçiyoruz. Zorun da zoru varmış meğer. Biz yokuş aşağı ve bir gün; hammallar ise hem aşağı, hem yukarı sırtladıkları onlarca kilo yükle hergün bu çileyi çekiyor...
Bu düşüncelerle vitrinleri süsleyen rengarenk atkıların, berelerin, şalların, eşarpların seremonisi eşliğinde ilerlerken Büyük Valide Han'ı buluyoruz önümüzde. Hanın kapısından içeriye şöyle bir göz atıp, tam dönmeye meylettiğimizde küçük bir meydan "gelgel"e tutuyor bizim gibi gelir-geçerleri. Etrafı 360 derece kestiğimizde; iş elbiseleri, montlar, kabanlar, gömlekler, şapkalar ve promosyon ürünleri sessiz film kareleri gibi belleğimizdeki yerini alıyor.
Tarihî Şark Han'ın yer tarifini alıp, hanın arka kapısına yöneldiğimizde, büyük bir meydan ve ortasındaki mescitle karşılaşıyoruz. Öğle ezanı henüz okunduğundan Valide Han İranlılar Mescidi'ne giriyoruz. Hemen namaza durmuş olan imama tâbi oluyoruz. Fakat kendimizi bildik bileli her vakitte tekrarladığımız ibadetin ritüellerini yerine getirmekte zorlanıyoruz. Az sayıdaki cemaate hafif terlemiş vaziyette "Allah kabul etsin" deyip, bilahare namazımızı iade ediyoruz. Sonra hanın arka kapısından çıkıp, ıssız ve labirent gibi sokaklardan Tarihi Şark Han'a ulaşıyoruz.
Tarihiliği kalmamış, fakat şu ana kadar ziyaret ettiğimiz hanların en zengin ve hareketlisi bu han. Enva-i çeşit hediyelikler, bijuteriler, tokalar, mutfak aksesuarları, nikah şekerleri, yazmalar, iplik yumaklarının gökkuşağına dönüştüğü renk cümbüşü, hanı arı kovanına çevirenleri cezbediyor; alış-verişe gelenlerin iştahlarını kabartıyor. Konuşan kapı zilleri, cezveler, kahve değirmenleri, çantalar, bakırcılığın sanata dönüştüğü kapkacaklar, tahta ve plastik eşyalar, tesbihçiler, tokacılar, terlikçiler, sandalyeciler, süpürgeciler, askıcılar ve Çin işi tüylü oyuncak hayvanların silüetleri arasından tekrar Mercan Yokuşu'na revan olup, kaldığımız noktadan ilerlerken 3. Sultan Mustafa Camii'nin (1760) ayakta kalma mücadelesine şahit oluyoruz. Ulu mabed dökülüyor, tıpkı yol boyunca gördüğümüz bedestenler gibi...
Ve beş-on adım sonra iç acıtan bir manzara daha... Büyük Yeni Han ıssızlığın ve sahipsizliğin sembolü gibi duruyor karşımızda. İçeriye girdiğimize pişman oluyoruz, bu kötü manzarayı gördüğümüzde; kimsesizler mezarlığı gibi. Bu muazzam "vakfiye" hâlâ "tek parti zihniyeti"nin silinmeyen esaret izlerini taşıyor. Anlayacağınız bu hanın hikâyesi; hem uzun, hem de hüzün.
Yokuşun meylinin azaldığı dar sokakta hareketlilik kendini iyice hissettirmeye başlamışken Mustafa Paşa Han'ın tabelaları karşılıyor bizleri. Hanın girişindeki hamal semerleri, burasının bölgenin vesaiti konumundaki hamalların durağı olduğunu gösteriyor. Burada nikah şekerlerine, takım elbiselere, paltolara, ayakkabılara şöyle bir göz attıktan sonra; yorgunluğumuzu hisseden tezgahtardan Mercan Yokuşu'nun sonuna geldiğimizin müjdesini alıyoruz. Birlik Han, yokuşun son durağı. Bu noktadan sonra Fincancılar Yokuşu'nu adımlayacağız.
Ferahlayacağımızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bölgenin en kalabalık caddesine çıkıyor yolumuz. İnsan seline karışıp akıyoruz sokaklardan. Bir anda kendimizi Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları'nın sokağında buluyoruz. Herkesin nefesi birbirinin ensesinde. Bereket versin, kahve kokusu bütün kokuları bastırıyor da kendimizi sağ selamet atıyoruz Yeni Camii Meydanı'na.
Paşa'nın kehle-i ikbali
Oradan sola çark edip Damat Rüstem Paşa Camii'ne uğruyoruz... Gözlerimiz külliyenin sokaklarına "bit pazarı" kuran işportacılara takılıyor. Ve orada Kehle-i İkbal (ikbal biti) Rüstem Paşa'ya şu beyiti fısıldıyoruz: "Olacak bir kimsenin bahtı kavi, talihi yâr / Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar." (Bir kimsenin bahtı açık, şansı da yaver olursa, onun biti bile yerinde, zamanında işe yarar, yükselmesine yardım eder.)
Neden böyle bir bahse girdik derseniz meselenin özü şudur:
Rivayet olunur ki, Kanuni'nin hanımı Hürrem Sultan, kızları Mihrimah Sultan'ı Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa'ya (1500-1561) vermek istemektedir. Rüstem Paşa'nın saraya damat olacağını duyan entrikacılar, hemen harekete geçer ve paşanın "cüzzamlı" olduğu dedikodusunu etrafa yayarlar. Konu sarayın hekimbaşına sorulur. Hekimbaşı da cüzzamlı kişilerde bit bulunmayacağını, dolayısıyla paşanın elbiselerine gizlice kontrol edilmesini önerir. Bu kontrol sonucunda Rüstem Paşa'nın çamaşırlarında bir bite rastlanır. Paşanın cüzzamlı olmadığı anlaşılır ve ondan sonra da tarihin akışı değişir. Rüstem Paşa; Mihrimah Sultan'ın beyi olur, sadrazamlığa yükselir. Öyle bir saltanat ki, "cuntacı paşalara" layık!.. Ve daha neler, neler...
Seyrine doyulmayan belde
Üsküdar Vapuru, Eminönü İskelesi'nden hareket etmek üzere... Kuşkonmaz'a vaktinde yetişmemiz lazım. Alelacele vapura doğru koşup, vapura adım attığımızda beklentilerimizin aksine, az sayıdaki yolcuların arasında payitahtı rahatça izleyeceğimiz bir cam kenarına siniyoruz.
İçeride derin bir sessizlik... Bu sessizliği bozan sadece okunan gazetelerin hışırtıları... Ve dışarıda bizi göz hapsine alan martılar... Marmara'nın koyu maviye çalan suları, vapurun altından kaçarken beyaza boyuyor denizi. Sayısız baloncuk vapurun arkasından denizi süslüyor, köpük köpük. Camlar buğulanıyor, Şubat'ın dondurucu soğuğundan... Biraz sonra buharlaşacak yazılar yazılıyor camlara... Ya martıların bir parça simit için yaptıkları tehlikeli sortiler... Benim diyen cambazın yapmaya cesaret edemeyeceği hareketler bunlar... Bir parça simit için nelere katlanıyorlar... İnsanlarda öyle yapmıyor mu, nihayetinde...
Seyrine doyum olmuyor İstanbul'un, Boğaz'ın ortasına gelindiğinde. Bir tarafta İstanbul Üniversitesi'nin ortasındaki Yangın Kulesi; diğer tarafta Galata Kulesi, bir tarafta heybetli Süleymaniye Camii; diğer tarafta Tophane-i Amire, bir tarafta "vira bismillah" denilerek oltaların sallandığı Haliç Köprüsü; diğer tarafta gerdanlığı rengarenk lambalarla bezenmiş Boğaziçi Köprüsü... Gönül gözümüz payitahtın merkezi hüzünlü Topkapı Sarayı'na takılınca, görmüyoruz yanıbaşımızdaki Kız Kulesi'ni...
Yürek yakan yakarış...
Ve bir diğer tarafta Dolmabahçe Sarayı... Dolmabahçe Sarayı'nın (1843-1856/Mimarı: Garabet Balyan) gam-kasâvet yüklü rengarenk tavanları ruh insicamından beyhude seyrederken Boğaz'ı, bizim gözlerimiz Topkapı Sarayı(1465-1478/Mimarları: Mimar Alaüddin, Davud Ağa, Mimar Sinan)'nın ihtişamına takılıyor. Harem Dairesi'nin üzerinde yükselen Dolaplı Kubbe, günahlardan arınmış sevdalarla asırlar ötesinden müjdeli haberler veriyor. Hâlâ bir parça simit kapabilmek için vapuru göz hapsinde tutan martılar eşliğinde...
Üsküdar İskelesi'ne yaklaşırken bir yakarış dalga dalga yayılıyor, Fethi Paşa Korusu'nu sarmalayan yeşillikler arasından... Cemil Meriç, Lamia Hanım'a yazdığı mektuplardan pasajlar okuyor: "Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun. Acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissettiğim an yokum..." Dalgalar arasında buz kesiliyoruz... Nutkumuz tutuluyor... Bir sevgili ancak bu kadar sevilebilir... Ötesine aşkolsun diyoruz... Aşkolsun...
Ansızın bütün sesler kesiliyor. Ayak sesleri, rıhtımdaki lastik gıcırtısı, klakson sesleri ve martıların çığlıkları birbirine karışıyor. Bir hayalden uyanıyoruz. İskelede yürürken Mihrimah Sultan'a bakıyoruz; güneş ve ayı görüyoruz. (Mih rü mah, Farsça'da güneş ve ay) Sonra, "İstanbul demek, Mimar Sinan demekmiş meğer" diyoruz. Bir kez daha... Bir kez daha... İstanbul'u yaşadıkça...
Hanım Sultanlara vakfedilen semt
Kuşkonmaz bizleri bekliyor... Sultan III. Ahmet Çeşmesi'nin yanından ilerlerken Yahya Kemal'in; "Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak / Görmüş İstanbul'a yüz bin meleğin uçtuğunu / Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu" dizeleri dilimize hücum ediveriyor birden bire...
Üsküdar sanki kadın sultanlara vakfedilmiş... Beş selâtin camiden üçü sultan kadınların ismini taşıyor. Bir tarafta Mihrimah Sultan Camii(1540-1548), diğer tarafta Atik Valide Sultan Camii (1570- 1583) ve Gülnûş Emetullah Valide Sultan Câmii(1708-1711) zarafet abideleri sütreleşen dalgaların gerisinden payitahtı seyrediyor. Üsküdar'ın bu kadar anaç, bu kadar sevecen olmasının hikmeti belki de bu özellikleri bağrında barındırmasından...
Eskiden vapurdan iner inmez bir çırpıda Kuşkonmaz'a ulaşıverirdik. Fakat yıllardır bu durum bir hayale dönüşmüş vaziyette. İki kıtayı suların altından birbirine bağlayacak Marmaray Projesi bir türlü bitmek bilmiyor. Üsküdar'ın belden aşağısı adeta felç olmuş durumda. Bu görüntüleri görünce insanın haykırası geliyor; "şehreminileri uyuyor mu?" diye. Gerçi uyumadıklarını beyan etmek için yılda bir kaç defa Boğaz'da milyonlarca liraya malolan havai fişek kutlamaları icra ediyorlar. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'un neon ışıklarında rakseden sülietini görmek onları mutlu ediyor. Fakat unutmasınlar ki, halk aynı kanaatte değil. Hizmet istiyor, hizmet.
Mimar Sinan'ın yeni keşfi
Vakit yaklaşıyor... Ve bizler hâlâ balıkçı dükkanları arasından menzile ulaşma telâşındayız. Bu esnada çifte ezanlar bizim için okunuyor. Nihayet Kuşkonmaz, diğer adıyla Şemsipaşa Külliyesi'nin(1580) tarihin derinliklerinden haberler veren medeniyet taşlarının estetikte zirve yaptığı şaheserin gölgesindeyiz. Mimar Sinan'ın ustalığını en iyi yansıtan eserlerinden birisi olan bu küçük külliye; İsfendiyaroğulları beyi Kızıl Ahmet'in torunu, Mirza Paşa'nın oğlu olan Şemsi Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış.
Yüzyıllardır Boğaz'ın dalgalarıyla halvet olan külliyenin halk arasında "Kuşkonmaz Camii" olarak anılmasının değişik rivayetleri var. Fakat biz bunlardan sadece bir tanesini sizinle paylaşalım.
Rivayet odur ki, Şemsi Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan'a bir külliye inşa ettirmek ister. Ak sakallı Koca Sinan bir takım etütler yapar. Dalgaların meydana getirdiği hava akımının etkisiyle martı ve bilimum kuşların hiç uğramadığı noktayı tesbit eder. Ve külliyenin inşasında bizzat kendisi de çalışarak ölümünden 8 yıl önce bu eseri bitirir.
O dönemler külliyenin üzerine kuşların konmadığı rivayeti yaygın olsa da, günümüzün kuşları anlatılan rivayetten pek haberdar gözükmüyor.
Neye niyet, neye kısmet...
Şemsipaşa Kafeterya ve Şemsipaşa Halk Kütüphanesi'nden camiye doğru ilerlediğimizde bizleri karşılayan "çekiç sesleri" birden bire bütün heyecanımızı katlediyor. Şadırvanın kenarına yığılıveriyoruz. Görevli Selahattin amca biz sormadan bütün "isyanını" dile getiyor. Bu yazıyı okuduktan sonra rahatsızlığı anlama merakı nükseden yetkililer olursa, problemi birinci ağızdan dinleyip, çözüm üretebilir. Hayır!.. Hayır!.. Böyle bir çağrıyı kimse üzerine almak istemez. Dolayısı ile isim vererek yinelemekte fayda var. Özellikle de icra makâmının başında bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a seslenmekte fayda var. Sayın Erdoğan, bu ata yadigârı mekânlara çok özel bir ilgi ve âlâka göstermenizi arz ediyoruz.
Neye niyet neye kısmet... Oysa ne heyallerle koştura koştura gelmiştik Koşkonmaz Camii'ne... Bir ikindi vaktinde banilere rahmet okurken, dualarımız düşecekti bir katre misali denize... Olmadı... Belki başka bir sefere...
Ruhumuzu doyuramadık, bari...
"Ruhumuzu doyuramadık, bari karnımızı doyuralım" diyerek, Mehmed Şevket Eygi üstadımızın övgüsüne mazhar olmuş "Kanaat Lokantası"nda alıyoruz soluğu. Osmanlı mutfağının kabarık listesi arasından seçim yapmakta zorlanıyoruz biraz. Sonra "saymakla bitirilemeyecek nimetler"den birinde karar kılıyoruz. Caddeye bakan masamıza birkaç dakika sonra enfes kokulu servis yapılıyor. Fakat bu arada gözümüz caddenin kenarında mendil satan çocuklara takılıyor. Soğuktan ellerini oğuşturan, nefeslerini buharlaşıp havaya karışan bu çocukların sülietinde donakalıyoruz. İştahımız kaçıyor...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



