Metacognition kavramı; ilk olarak bilişsel kuramcı Flavell tarafından kullanılmıştır. Flavell, üstbilişi: "Bilişsel fenomen hakkındaki bilgi ve biliş; kişinin kendi bilişsel süreçleri hakkındaki bilgisi ve bu bilginin, bilişsel süreçleri kontrol etmek için kullanılması" olarak tanımlamıştır. Healy: "Üstbiliş kavramı; düşünme hakkında düşünmeyi tasvir etmek için kullanılır ve insanin geriye çekilip kendi öğrenme stratejileri ve zihin operasyonlarını gözden geçirmesi anlamına gelir" der.
Doğan Cüceloğlu'na göre ise; üstbiliş (metacognition) kavramının iyi anlaşılması için öncelikle biliş (cognition) kavramının açıklanması gereklidir. Bilmek mastarından türetilen biliş kavramı; "insanın algılama, hatırlama ve düşünmesinde yer alan zihinsel faaliyetlerin tümü" olarak tanımlanmaktadır. Sözü edilen bilişsel faaliyetlerin bazıları şunlardır; bilginin sözel iletimi, sözel ikna, sözel anlama, okuduğunu anlama, yazma, dil kazanımı, algı, dikkat, bellek, problem çözme, sosyal biliş vs. Üstbiliş de, bu saydıklarımızı yapmanın yanında; neyi, niçin yaptığımızı da bilmektir. "Yaptıklarımızın altında neler yatıyor, bunu yapmaktaki niyetimiz nedir" gibi soruları cevaplamaktır.
Bu tanımlamalardan sonra akademik dilden kurtulup, kendi dilimize dönelim. Evet, maddenin ardındaki sırrı görebilmek, yaptıklarımızın farkına varmak, yaparken düşünmeyip daha sonra kafamıza vurmamak için her daim aktif bir zihin ve açık bir kalp gözü ile hareket etmek durumundayız. Maddenin ardındaki sır; zinde bir kafa ve temiz bir kalp ile görülebilir. Ancak kalp gözü açık olanlar maddenin sırrına vakıf olabilirler.
Dört kafa
Dahi kafa; yapacaklarını ve bunların nedenlerini bilir. Getiri- götürü hesabı yapar. Her şeyi en ince detayına kadar tertipler, planlar. Olağanüstü bir dış etken vuku bulmazsa, sonuca başarılı bir şekilde ulaşır.
Büyük kafa; olaylar vuku bulurken şüphededir, doğru yapıp- yapmadığından emin değildir, fakat her zaman doğruyu bulmaya çalışır. İşin bitmesine gerek yok, her küçük aşamadan sonra ne olup bittiğini anlar, sık sık durum değerlendirmesi yapar.
Orta kafa; yaptıkları bitmeden pek düşünmez. Önceden, küçük çaplı da olsa bir plan yapmıştır. Sonuçlara razıdır. İşin bir an evvel bitmesini ister. "Bitsin de nasıl biterse bitsin" der.
Küçük kafa; ne planı vardır, ne de vardığı sonucu değerlendirmeye niyeti. Niyeti olsa da yapamaz; çünkü beceremez. Zaten, bilişsel basamakların en üst derecesi olan değerlendirme ve kanıya varma aşamasını küçük kafadan beklememiz; hayalciliktir.
Küçük kafa; maddenin ardında bir sır olup olmadığını bilmez, bunu araştırmaz. Orta kafa; bu sırra kulaktan dolma bilgilerle vakıftır. İşin ayrıntısını bilmediği için, detayları pek kurcalayamaz. Büyük kafa; sırrı bilir ve bu uğurda çaba sarf eder. Ne yazık ki; sadece buğulu bir görüntü görür. Ama pes etmez, sonunda sırra ulaşma ihtimali yüksektir. Dahi kafa; sırra erişmek için pek çaba sarf etmeye gerek duymaz. Sır, Allah'ın izniyle kendini gösterir dahi kafaya. Sadece bunun bilincinde olması ve buna şükretmesi gerekir. Büyük kafa, dahi kafadan ibret alır ve onu takip eder. Orta kafa, denk gelirse büyük kafayı dinler, ona uyup uymayacağı şüphelidir. Küçük kafa, ne diğerlerinin telkinlerine kulak asar, ne de onların varlığından haberi vardır. En kötüsü de, kendinin küçük kafa olduğunu bilmemesidir. Bilmediğini de bilmez ayrıca... Böylelerinden uzak durmamız öğütlenir.
Sır, sırra kadem bastı
Yaşanan (tertiplenen) olayların arka planını görüp de diğerlerini uyaranlar (dahi kafalar), pek itibar görmez toplum arasında. Bir de toplum boyalı ve cafcaflı; yazılı ve görsel medya ile gerçeklerden uzaklaştırılıyorsa, durumun vahameti had safhaya çıkar. (İlkokul 1. sınıf kitaplarının % 70'i fotoğraf olmalıdır. Yoksa çocuklar sıkılabilir, dersten yeterince verim alınamaz. Ülkemizde en çok okunan -bakılan desek daha doğru olur- gazeteleri incelersek, mizanpajın ilkokul kitabından biraz daha fazla yazı içerdiğini görürüz. Spor gazetelerinde ise; insanımıza tam bir çocuk muamelesi yapılıyor bu konuda).
Biz, fakültede Millî Gazete okurken bazı arkadaşlarımız ne yazık ki, "nasıl okuyorsunuz bu gazeteyi, hiç resim yok içinde" diyebiliyorlardı. Bunlara literatürde "yetişkin çocuk" deniyor. Yani, biyolojik olarak yetişkin, zihinsel olarak çocuk yapıda... Fakülteyi kazanmış, neye yarar? Ne söylediğinin de farkında değil. Popüler kültürün (şeytanın) kendine söylettiği birkaç lakırdı; ağzından çıkanlar...
Yaşanabilecek olayları önceden tahmin edip de bunu söyleyenler; komplo teorisyenliğiyle suçlanırlar. Felaket tellallığı da diğer bir yakıştırmadır. Oysa işleri tertipleyenler, sadece işleri yürütmekle kalmayıp, -zihinleri ve kalpleri uyanık olanların diğerlerini de uyandırmak isteyeceğini bildiklerinden- bir yaftalama kampanyası başlatırlar. Yığınların, maddenin ardındaki sırra vakıf olanları, komplo teorisyenliğiyle suçlamalarını da planlarlar. Bu şekilde, yine tertipçiler kazanmış olur. Uyaranlar, vazifelerini yapmıştır. Bu zokaları yutanlar ise kalplerindeki lekenin biraz daha büyümesiyle, sırrı hepten kaybederler. Sır; sırra kadem basar.
22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden önce muhterem Erbakan Hocamız, düzenlediği seri konferanslarla milletimizi sıkı bir şekilde uyarmıştı. Söyledikleri arasında en dikkat çeken ise: "Geçen seçimlerde oy vererek bunları iktidar yaptınız! Şimdi dizinizi dövüyorsunuz. Yine bunlara oy verirseniz, gelecek sefer dövecek diz de kalmayacak, haberiniz olsun!" sözleridir. Erbakan Hocamızın dedikleri aynen vuku bulmuştur. (Erbakan Hocamızın, kırk yıl önce söyledikleri de bir bir vuku bulmaktadır. Örneğin; cumhurbaşkanını kimin seçmesi gerektiği teklifini, kırk yıl önce halktan yana kullanmıştır.) Şimdi burada kendini gerçekleştiren bir kehanet söz konusudur. Peki, bu durumun sorumlusu kimdir? Kehanette bulunan mı, yoksa bunu dinlemeyip, dolayısıyla tedbir de almayanlar mı?
Söylemler ve değerler
Yine 22 Temmuz seçimlerinden bir örnekle devam edelim. Seçimler öncesi; niçin planlandığını ve neye hizmet ettiğini gayet iyi bildiğimiz Cumhuriyet Mitingleri adı altında, bir takım insanlar alanlara indirildiler. Ne de olsa kurt; puslu havayı sever. Alandakilerin ellerinde taşıdıkları arasında ana unsur; Türk Bayrağı idi. Aynı tarihlerde, Seçim Meydanı adlı programda, siyasî partilerin İstanbul il gençlik başkanları da görüşlerini dile getirdiler. Saadet Partisi'ni temsilen programa katılan dönem başkanı Zafer Emanetoğlu: "Bu mitingleri tertipleyenlerin ve o meydandakilerin büyük bir kısmının; ne bayrağımızdaki al kandan, ne de ay- yıldızın temsil ettiği değerden haberi vardır" demiştir. Gerçekten de, alandakilerin söyledikleriyle, bu bayrağın yere inmemesi için savaşanların, uğrunda canlarını feda ettikleri değerler; birbirine tamamen zıttır.
Çeşitli örnekler
Kırkından sonra dönenler: Bunlar, kırk yaşına kadar, dinin buyruklarından uzak bir hayat sürerler. Kırk yaşından sonra da dinî hayata dönmeye çalışırlar. Bu dönüş; iğretidir. Ne olduğu belli değildir. Maç saatine kadar bütün idmanlardan kaçmış oyuncu ne kadar faydalı olabilirse, bunlar da aynı faydayı elde ederler. Zaten görüldüğü üzere büyük bir acemilik sergiliyorlar. Beş vakit namaz kılmayıp da cuma veya bayram namazına gelenler de aynı şekilde; ya oturamıyorlar, ya okuyamıyorlar, ya da erkenden çıkmanın -kaçmanın- planlarıyla camide bulunup, kendilerini tatmin ediyorlar. Bu tiplere söylenecek söz: Ağaç yaşken eğilir, çorba sıcakken içilir.
Temiz(!) kalpliler: "İbadetlerimi yapamıyorum, ama benim kalbim temiz" diyenler, en çok canımı sıkan tabakadır. "Huyum, ahlakım güzel" derler bir de... (Ahlaklı olmanın; yaratanın emir ve yasaklarına harfiyen uymada titizlik göstermek olduğunu söylememiz gerekiyor.) İçleri temizmiş, sizin içinizin ne kadar temiz olduğunu görüyoruz, yüzünüz de nur kalmamış.
Çekicilik: Bir kadın için söylüyorlar; çok çekiciymiş. Soruyorum; nereye çekiyor, cehenneme mi?
Var mısın, yok musun: Popüler kültürün son dönem dayatmalarından biridir. Hiçbir zihnî gayret sarf etmeden, tam popüler kültürün istediği gibi "kalbiyle düşünüp, beyniyle hissedenler topluluğu"... Bir şey öğretme potansiyeli sıfıra yakın, popüler kişiliklerin davet edilmesiyle izlenebilirliğini muhafaza edebilen, maalesef; küçük kafaların alternatifsiz programı... Zaman zaman hesap ediyoruz ya; faize giden parayla şu kadar boğaz köprüsü, bu kadar okul yapılır vs. Aynı şekilde, bu programlara ayrılan vakitte kütüphaneler dolusu kitap okunur, ansiklopedik çapta bilgi edinilebilir.
Ucuz ilaç pazarı: Hemen herkes, 'artık ilaçların ucuz ve kolay ulaşılabilir olduğundan' söz ediyor. Fakat çoğu kimse; 'peki, neden bu kadar ilaç kullanıyoruz' sorusunu sormuyor. Anne- babalara; "ilaçları, çocukların ulaşamayacakları yerlerde muhafaza ediniz" diyen ilaç satıcıları, biz de size diyoruz ki; ilaçları, insanların ulaşamayacakları yerlerde muhafaza ediniz, hatta hiç ilaç üretmeseniz daha iyi olur. Sizin, bir fayda sağlarken on zarar veren ilaçlarınıza ihtiyacımız yok! Herkes doğal kaynaklara, bitkisel ilaçlara yönelebilir. Öncesinde sağlığını korumaya önem verir. Daha da önemlisi, sonrasında ilaç gerektirmeyecek ürünler yetiştirip, gıdalar üretseniz; nurun ala nur olur! (Besinlerin genetikleriyle uğraşıp, onları bozarak milletin sağlığını tarumar edenlerle, küresel ilaç satıcılarının aynı safta yer almaları dikkate şayandır!)
Cennete giden yol: "Cennet, annelerin ayakları altındadır" hadis- i şerifi söylenince, genel de anneler müjdelenir. Eğer böyle olsaydı, her anne cennete girerdi. Buradan anlaşılması gereken, direkt olarak bütün ayağı olan annelerin cennete gideceği değil de; annesine saygıda kusur etmeyen, onu Allah rızası için hoşnut eden evlatların, bu yolla cennete gideceğidir. Açıkçası, annesinin ayakları altına giremeyen Müslüman bir evlat için cenneti garantilemek; hayli zordur.
Çok çalışmak üretimi düşürür: Sayın İbrahim Tenekeci' ye ait olan bu söz; mantıken yanlış gibi gözükse de, aslen doğrudur. Buna en güzel örnek; alüvyal set gölleridir. Yüksek bir hızla akan nehir, taşıdığı alüvyalları bir engelde biriktirir. Artık onu aşamaz hale gelir, tıkanır ve orada bir göl oluşur. Çok çalışarak kendi kendini yavaşlatır. Ne de olsa hırs; küpünü eritip bitiren keskin bir sirkedir.
Kurbanlık: "Her aileden bir kurban yeter" diyorlar. Bu ne demektir? Yani: "Bir dava uğruna, gecesini gündüzüne katarak çabalayacak fertler aranıyorsa, her aileden bir kurban (dava delisi) yeter" denmektedir. Bu "dava delisi" artık vaktini değil, esas vaktini dava uğruna harcar. Diğer aile üyeleri de yan gelip yatarlar. Yani kurban olmaktan kurtulurlar bu söze göre. Kurban olmaktan maksat ise; dünya zevklerinden mahrumiyet ile zorluk, meşakkat ve çileye katlanmaktır. Ama böyle düşünenler, dünyevî zevklerin gelip- geçici olduğunu, asıl kazancın ahreti kurtarmak olduğunu kavrayamamışlardır. Asıl kurbanlar; azaba duçar olanlardır, evlerinde yatanlardır. Çileye ve bu tedavisini bile istemeyecek kadar sevdikleri dertlerine katlananlar kazanırlar. Varsınlar; geçici dünya zevklerinden öte, sonsuz ahiret saadetini kazanacak olanlara; "kurban" diye acısınlar. Varsınlar uykularını yorgan gibi dürüp, kenara koyarak Hak bildikleri yolda seferde olanlara burun kıvırsınlar. Daha da sert olacak olursak, böyle düşünenler için söylenecek söz şudur: Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem, ağzını açmış vaziyette kurbanlarını bekliyor! Hodri meydan!
Sayın İsmet Özel: "İnsanı, diğer yaratıklardan ayıran en önemli özelliği, beyin ve ellere sahip olmasıdır" diyor. İnsan, beyni sayesinde yaptıklarının, söylediklerinin ne anlama geldiğini kavrar. Muhtellu' s Şuur olanlar, yani şuuru bozulanlar ise bu melekeden yoksun kalırlar.
Yazımızın başından beri, "söylediklerimizin ve yaptıklarımızın arka planındaki, altındaki, üstündeki, sağındaki, solundaki sebepleri, manaları bilmeli ve bunları da hesap etmeliyiz" diyoruz. Attığımız her adımın, bizi nereye götürdüğünü bilmeliyiz. Vücudumuzdan ihraç ettiğimiz her şeyin farkında olmalıyız. İnsan olarak bizden beklenen; farkındalıktır. Farkı fark etmenin açık farkına varabilenlere müjdeler olsun.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



