Bir arkadaşım, biraz da macera olsun diye yurt dışına görevli olarak gitti ve bir daha da dönmedi. Yıllar çok süratli geçti, çocukları büyüdü, iş bulup çalışmaya başladılar, onların da çocukları oldu. Her biri hayata tutunabilmek için "rızık mücadelesi" ortamında buldular kendilerini... Bu arada çocukların dilleri farklılaştı: "Bilmediğim bir ülkede hayatı idame ettirmek adına çocuklarımı sahiplenemez oldum, ister istemez farklı hayatlar, farklı anlayışlar oluştu. Bu arada hanım hastalandı. Kendimi boşlukta hissetmeye başladım. İki arada bir derede kaldım" demesi üzerine, "Siz ne ise de, çocuklar için bunca vebale girmeye değer miydi?" deyince hayıflandı, fakat yapacak bir şey yoktu.
Küçülen "modern dünya"da "farklı kültür ve dinlere mensup insanlar"la birlikte yaşayanların özel ve sosyal hayatlarını, meslek ilişkilerini, başarılarını / başarısızlıklarını ve dolayısıyla dillendirilebilen veya dillendirilemeyen sorunlarını hep merak etmişimdir. Genellikle "rızık" aramak, bazan da bir macera yaşamak için "tek bir kişi" olarak "sorumsuz" bir vaziyette gittikleri "yabancı" ülkelerde, daha sonraları yapılan evlilikler ve problemleri, orada doğan çocukların sosyal hayatta yaşadıkları sorunlar, "tek başına" yaşanan serazatlık, sonraki yıllarda "vebal" olgusuyla karşı karşıya getirmiştir onları...
Merak etmişimdir: "Türk asıllı Alman" olmak, özellikle çocuklar üzerinde ne gibi etkiler yapmakta ve hatta ruh dünyalarında ne gibi kırılmalara sebep olmaktadır? Nihayetinde farklı bir millete mensupsunuz ve bu mensubiyetinizi gizleyemezsiniz, her halükârda karşınıza çıkarılır. Herhangi bir zorlayıcı sebep de yokken "bir lokma ekmek" için, "yabancı" damgasına muhatap olmak nasıl bir duygudur? Hiç ummadığınız zaman ve mekânlarda hissettirilen "ikinci sınıf" olma halinin bir göstergesi olarak, her konuda önceliğin kendi milletine mensup kişilere verilmesi, "sen hele bekle!" denilerek ikinci plana itilme duygusuyla yaşamak ömür boyu nasıl katlanılabilir bir şeydir?
Oralarda doğan çocuklar zar zor büyüdüler diyelim, iş-aş sahibi oldular, Alman pasaportu da aldılar. Her ne olursa olsun bunlara sosyolojik anlamda "Alman" demenin mümkün olmadığını biliyoruz. Fakat ikinci bir sorun daha çıkıyor karşımıza; Türkiye'de de, onlar "Alamancı" olarak görülüp burada da "yabancı" olmaktan kurtulamıyorlar. Almanya'da Almanca aksanınız sizin yabancılığınızı bağırırken; Türkiye'de de "Alaman Türkçesi aksanı" Türkiye'ye yabancılaştığınızın bir göstergesi oluyor ve bu durum sizi "âraf"ta bırakıyor. "İki arada bir derede kalmak" denen şey bu herhalde!
Yabancı ülkelere göçlerin en önemli sebebi, koskoca bir cihan devletinin bakiyesi olan Türkiye'nin iyi yönetilememesinden, millî değerlerinin dışlanarak "Batılı gibi olmak istiyoruz" deyip milleti küstürenlerin vebalidir. Bu zihniyetin mensupları, ülkeye hâkim olabilmek için küçülttükçe küçülttüler. Buna rağmen ekonomik sıkıntılara sebep oldular. Bunlar da yetmezmiş gibi iş-aş umuduyla binlerce insanı köyünden, kasabasından koparıp, yabancıların insafına teslim ettiler. Bunlar da yetmedi, onların çok ilkel şartlarda kazandıkları paralarla ekonomiyi düzeltme umuduna kapıldılar. Bu anlayış ülkeye ve insanlara ne kadar "hayırlı" olmuştur hiç düşünmediler.
Almanya'da doğup büyümüş ve orayı vatanı olarak gören "üçüncü kuşak" bir Türk genciyle sohbet ediyordum. "Çocukluğumun sokakları orada, dünyaya ait ilk âşina olduğum şeyler orada... Her şeyden önemlisi, sorunlu da olsa çocukluk arkadaşlarım orada yaşamaktadır" diyordu. Bu arada büyük bir mücadele örneği vererek iyi bir tahsil görmüştü. Entelektüel birikime sahipti, kimliğin şekillenmesinde dinî değerlerin öneminin bilincindeydi. Almanya'yı vatan olarak görecek kadar kendini oraya ait hisseden genç insana, "Siz orada nasıl bir hayat yaşıyorsunuz, ne gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz?" diye sorduğumda, "seviyeli ilişkiler bir yerlere kadar iyi gidiyor fakat daha sonra çok iyi Almanca da konuşsanız yabancılığınız size hissettiriliyor. Basının yani medyanın etkisi çok büyük... Türkler ve müslümanlarla ilgili aleyhte yapılan yayınlar çok etkili oluyor. Sonrası mâlum hikâye... Go home!"
Evet, sosyolojik tahliller, felsefî yaklaşımlar, bilimsel teoriler bir yerlere gelindiğinde tatile çıkarılıveriyor. Maskeler düşüyor, herkes asıl yüzüyle beliriyor. Çünkü her millet bir aile gibidir. Toplumların omurgasını oluşturan birtakım değerler her halükârda kendini belli etmektedir. Böyle ortamlarda, sosyal çalkantıların temelini oluşturan kültür ve inanç olgusu önemini hissettirmeye başlıyor. Bu bağlamda konuyu biraz açmaya çalışalım.
Fransız din sosyologu Daniele Hervieu-Leger'e (Religion as a Chan of Memory, İngilizce'ye çeviren Simon Lee, Cambridge: Polity Press, 2000) göre, din özel bir inanma biçimidir ve temel özelliği de geleneğin yasallaştırıcı otoritesine başvurmasıdır. Dindar olmak "dedelerimizin inandığı" gibi inanmaktır. Bu yönüyle din kolektif bir hâfıza zinciridir. Öyle ise bir dine inanma, sembolik bir sistem vasıtasıyla, gücünü ve meşruiyetini gelenekten alan özel bir inanç zincirine hem bireysel hem de kolektif ait olma bilincidir.
Hervieu-Leger'e göre modern toplumların sekülerleşmeleri, onların daha çok rasyonel olmalarından değil, modern toplumların temel özelliği olan hızlı değişimden, hâfızanın ayakta tutulamamasından ve kuşaklar arası sürekliliğin sağlanamamasından, dolayısıyla da geleneğin inanma olgusundaki belirleyiciliğini kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Modern toplumlar, kitle iletişim araçlarının ürettiği yüzeysel ve günübirlik hâfızı ile yaşamaktadırlar. Bu anlamda modern toplumlar hâfıza kaybına uğrayan toplumlardır.
Toplumsal hayatı biçimlendiren iki türlü kültür vardır. Biri üst kültür, bunu dönemlere göre farklı biçimlerde adlandırmak mümkündür: Dayatmacı kültür, özendirici kültür, saray kültürü, elit kültürü, ikincisi ise halk kültürü.
Halk kültürü, halkın kendi inanç ve felsefesine göre yaşam tarzı haline getirdiği kesintisiz olgulardır. Toplumsal hayatı bir bütün olarak yoğuran bu iki kültür birbirinden keskin çizgilerle ayrılmazlar, ancak zaman zaman üst kültürün dayatmacı hale gelmesi işin boyutunu değiştirebilir.
Üst kültür inançlar konusunda alt kültürden, yani halkın inançlarından beslenir fakat inanç, pratik semboller gibi hususlarda halk kültürüne başvurma ihtiyacını hissetmez. Bu iki kültür birbirine yaklaştığı dönemlerde toplumsal hayat mûnisleşir. Ancak üst kültürü oluşturan kesimin geleneksel inanma biçimleri yerine, kendine güvenmeyi temel alan tavrı, gelenekler arasındaki zincirin halkalarının gevşemesine sebep olur / olmuştur da...
Bu tür sosyolojik olguları görmezden gelmek sorunları kartopu haline getirmekten başka bir şey değildir. Elbette yabancı ülkelere ilim için gitmekle, ekmek parası peşinde koşmak için gitme arasındaki farkı ifade etmeye gerek yoktur sanırım. Toparlarsak şöyle bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz: Siz hangi halka, hangi kültüre ve bunların hangi katmanına mensupsunuz?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



