Lüks iftarlar, bunlara karşı getirilen eleştiriler, yapılan protestolar ve öte taraftan da lüks iftarları savunanların varlığı ilginç bir görüntü oluşturuyor. Şık ve gösterişli restoranlarda, lüks otellerde, adeta iftar açmak için değil de gözleri doyurmak için hazırlanan sofralarda, amiyane tabirle bir "kuş sütünün" eksik olduğu menülerle, 3-5 kişinin, yerine göre 8-10 kişinin karnını doyurabileceği paralara tek bir kişinin "açık büfe" bir ziyafete dalmasıyla vücut bulan "lüks iftar" olgusu, toplumun geldiği noktayı da gözler önüne seren bir turnusol kağıdından farksız. Kimilerine göre, yeni hakim sınıfın bireyleri gövde gösterisi yaparken, kimlerine göre de yapılanlar da anormal bir taraf yok.
Lüks iftarlara karşı tepkilerini gösterenleri ve bu tepkinin şekli olarak da Taksim'deki Gezi Parkı'nda alternatif iftar düzenleyenleri çok sert eleştirenler vardı geçenlerde TvNet'teki bir televizyon programında. Eleştiren kişiler, lüks iftarlara karşı böyle bir alternatif iftar protestosunu samimi bulmadıklarını söylüyorlardı. O grubun samimiyetini sorgulayacak değiliz, ancak böylesi bir meseleye karşı duyarsız kalmadıkları için bile dikkate almak gerekiyor.
Televizyon programında lüks iftar protestolarına bozulan iki değerli isim, Taksim'deki alternatif olarak tabir edilen iftarı "kampanyaya" benzettiler, ki bunun da kapitalist bir ruh taşıdığına getirdiler lafı. Lüks iftarlar üzerinden bir bakıma da kapitalistleşen muhafazakarları eleştirenlere karşı herhalde en son yapılacak suçlama "kapitalist" suçlaması olacaktır. Ancak, programcılar bunu söylediler ve biraz da son dönemlerde dünyevileşen kesimin isteklerine adeta bir meşruiyet kazandırmak adına işin içine başka konuları da çektiler. Programı yapanlardan birisi, "O mantıkla herkesin elinde 2 kattan fazla elbise olmaması gerekir" şeklinde ters bir mantık sergiledi, ki hayli komikti yani. Bir bakıma, "bir lokma, bir hırka" felsefesini Müslümanlara yutturulmuş bir zokaya benzeten işadamıyla paralellik arz etti. Kapitalizmi bir eleştiri aracı gibi kullanma gayretindeyken kapitalist kafanın argümanlarını savunur noktaya geldi resmen.
Halbuki, Ramazan'ın ve orucun ruhuna aykırı ve kelime olarak bile sakil duran "lüks iftar" ifadesi, "iftar" gibi bir kutsal ile modernizmin insana bir eziyeti olan "lüks"ü aynı tamlamaya hapseden bir kara deyim aslında. İhtiyacından fazlasını, hem de sırf keyif ve şatafat, gösteriş, böbürlenme için harcama anlamındaki "lüks" kelimesi, nasıl olur da bir ibadet olan orucun en kutlu anına yamanabilir, hayret ki hayret. Daha da büyük hayret ise, buna karşı çıkıp düzeltmek yerine bunu sahiplenenlerin, adeta gücün, şöhretin, paranın, gösterişin yeni sahipleri olarak lüksün her türlüsünü kendilerinde bir hak ve doğal bir yeti gibi görmeleri.
Gelinen noktada, lüksün garip karşılanmaması, hele ki iftar ile bir araya gelmesinde bir beis görülmemesi, tamamen bir hak olarak algılanması ile ilintili kuşkusuz. Bir taraftan muhafazakarlaştığı (ne demekse) söylenen bir toplum manzarası önümüze konarken, öte taraftan her türden ahlaksızlığın, seviyesizliğin, faydasızlığın artması, dini bütün insanların bile kötü gidişi ve hali kanıksamaları, dünyevileşmenin bu toplumu ne kadar ciddi etkilediğinin göstergesi. "Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışmak" zihinlerde yer etmiş de, "hemen şimdi ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak" unutulmuş gibi.
Lükse, debdebeye, gösterişe, büyüklenmeye karşı yöneltilen her türlü eleştiriye karşı hemen "zenginlik veya servet" düşmanlığı" savunmasına geçenler, birkaç sene önce eski bir MÜSİAD başkanının "Bir lokma, bir hırka, Müslümanlara yutturulmuş bir zokadır" çıkışına da sessiz kalmışlardı zaten. Gücün, paranın, şöhretin, lüksün, şatafatın, gösterişin büyüsü, bunlara karşı gelmeyi ve mütevazi olmayı neredeyse "enayilik" ile bir tutacak.
Zenginle fakir arasındaki makasın giderek açılması halini yaşıyoruz açıkça. Zenginin ayrı muhitlere kaçması, fakirin tek tip ve standart evlere hapsolunması gibi bir gerçeklik var önümüzde. Dikkat ederseniz (özellikle de yeni yetme zenginlerin "kurtarılmış bölgelerine" ve yeni kurulmuş muhitlerine) zenginin muhitinde fakire yer yok artık. Üretilen sahte cennetlerde her türden can sıkıcı şeyden uzakta bu zümre. Fakir yok, işsiz yok, aç yok, görüntüyü bozan perişanlık yok, her şey pırıl pırıl, albenili, cicili bicili, kadınların kızların ekmek almaya giderken bile altlarında lüks arabaları, evlerde araba fiyatına mobilyalar, Lale Devri'ni anımsatan zevk-ü sefa anları ve tek bir çizik bile yok hayatlarda. Her şeyden münezzeh ve azade bir yaşamın hüküm sürdüğü sahte cennetler bunlar.
Önceleri iyi veya kötü aynı sofrada veya aynı muhitte bir arada olanların artık bir araya gelmelerinin mümkün olmaması, farklı dünyaların inşa edilmesi vicdanları rahatsız etmiyor demek. Bir yanda iftar çadırlarında, 2-3 saat kuyruk bekledikten sonra bilmem hangi belediyenin veya hayırseverin himmetiyle karnını doyurma telaşındaki insanlar, öte tarafta ise kişi başı 30 ila 60 dolarlara veya daha yüksek meblağlara "açık büfe iftar" yapanlar. Lüks restoranlardan, otellerden yükselen şen kahkahaların canlı fasıllara karışması. Bundan rahatsız olanların, neredeyse suçlanacak hale getirilmeleri.
"Statükoyu, halktan uzak ve burnu kalkık, kibirli elitleri saf dışı bırakıyoruz" iddiasındakilerin, bahsi geçen elitlere bile rahmet okutan bir tarzda "burjuvalaşma" çabalarıdır bunlar. Kale duvarlarının arkasında, güvenlikli sitelerde, görüntüyü bozan ve çıtayı düşüren tek bir fakirin olmadığı, aynı eski zaman elitlerinin yaptıkları gibi sadece evlerinde çalışan garibanların fakir olarak bulunduğu, korunaklı, gösterişli, debdebeli evlerin içinde, kapının önünde fiyatı bol sıfırlı lüks araçların eşliğinde sürdürülen bir yaşam manzarası içinde keyif kaçıracak, huzur bozacak şeylere yer yoktur artık. Lüks, gösteriş, debdebe, şatafat hiç olmadığı kadar haktır yeni dönem elitlerine.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



