Lübnan 10 gündür hükümetsiz. Başbakan Saad Hariri Washington'dayken, Hizbullah ve parlamentodaki diğer müttefikleri hükümetten çekildi. Hizbullah'ın çekilme sebebi ise; BM'nin soruşturduğu Refik Hariri suikastinde, Hizbullah, İran ve Suriye'nin suçlanacağı iddiası.
Hizbullah, 2005'te öldürülen Refik Hariri suikastini kesinlikle gerçekleştirmediğini söylüyor ama Washington ısrarla Hizbullah'ı işaret ediyor. Hizbullah'ın Başbakan Saad Hariri'ye 'BM raporunu reddetmesi' çağrısı karşılık bulmayınca, Nasrallah'ın bakanları istifa etti. Lübnan'daki hükümet krizi Lübnanlılara bırakılırsa aslında çoktan çözülmüş olurdu ancak ABD ve İsrail'in Hizbullah'ı sıkıştırma çabası nedeniyle Lübnan bir türlü istikrara kavuşamıyor.
İran, Suriye ve Hizbullah'ın suikastten hiçbir şey elde edemediği ve edemeyeceği göz önünde bulunduruldunda, Refik Hariri'yi öldüren şüpheliler listesinin başında ABD ve İsrail yer alıyor. Lübnan son üç yılda İsrail adına casusluk yapan 100'den fazla hücreyi açığa çıkardı. Lübnan'ın kalbine girmiş ve kalp atışlarını kontrol eden İsrail casuslarının Hariri suikastinde nasıl bir rol oynadığı kimsenin aklına getirilmek istenmiyor.
Hariri öldürüldükten sonra çok önceden yazılmış bir plan devreye sokuldu ve Suriye askerleri Lübnan'dan çıkarıldı. Daha BM soruşturma açmadan Washington yönetimi suikastten İran, Suriye ve Hizbullah'ı sorumlu tuttu. Oysa suikastten dört yıl sonra CIA'nin gazetecisi olarak bilinen Wayne Madsen, Hariri'yi Dick Cheney'in öldürttüğünü söyledi. Madsen'e göre, Hariri ABD'nin Lübnan'ın kuzeyinde kurmak istediği üsse karşıydı, İsrail de Hizbullah'ı bitirmek istiyordu. ABD ve İsrail'in çıkarları bir kez daha örtüşünce operasyon başlatıldı ve Hariri ortadan kaldırıldı.
Madsen, Hariri'yi öldüren suikast timinin dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney'e bağlı olduğunu ve bu timin İsrail ile birlikte çalıştığını söylüyordu: "Cheney'nin suikast timi İsrail ile birlikte çalışıyor. Kudüs'te de benzer bir tim var. ABD ile İsrail'in yürüttüğü gizli operasyonlarda koordinasyonu George W.Bush'un Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Eliot Abrams sağlıyordu.
Abrams'ın bir işaretiyle İsrailliler harekete geçiyordu. 2002'de Lübnanlı Hristiyan lider Elie Hobeika'yı öldüren suikast timi Refik Hariri'yi de öldürdü. Hobeika, Lahey'e gidecek ve dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu olduğunu, insanlığa karşı suç işlediğini söyleyerek ifade verecekti. Refik Hariri ve Hobeika suikastlarına bizzat yetki veren isimler Bush'un danışmanlarından Karl Rove ve Eliot Abrams'tı. Refik Hariri, ABD'nin Lübnan'ın kuzeyinde kurmak istediği üsse karşıydı, Şaron'da Lübnan'da Hizbullah'ı bitirmek istiyordu."
Sadece Madsen değil, güvenilir ve doğru haberciliği ile tanınan Amerikalı gazeteci Semour Hersh de Cheney'e bağlı bir suikast timi olduğunu söylemişti. Öyle anlaşılıyor ki, Hariri'yi öldüren bu timin istihbarat bilgilerini de Lübnan'ın son üç yılda çökerttiği İsrail adına casusluk yapan ordu ve telekomünikasyon personelinden almış. Peki durum bu kadar açık ve net iken neden Saad Hariri, Hizbullah'ın değil de Amerikalıların ve İsraillilerin sözüne ya da Suudi Arabistan'ın sözüne güveniyor?
Aslına bakılırsa Hariri de babasının katilinin kimler olduğunu biliyor ancak reel-politik onu babasının katilleriyle işbirliğine zorluyor. ABD ve İsrail Lübnan'da bir Sünni-Şii karşıtlığı oluşturarak İran'a yönelik bir saldırı karşısındaki tepkileri azaltmayı planlıyor. Zira, eğer İsrail ve ABD, İran'a vuracaksa bunun yolu Lübnan'dan geçiyor. Hizbullah'ı önünde bir engel olarak gören İsrail, İran'a saldırırken Hizbullah'ın da Lübnan'da oluşurulacak bir iç savaşla meşgul olmasını istiyor. Lübnan'da devam eden krizde Suudi Arabistan, ilginç bir şekilde ABD ve İsrail'in tarafında yer alıyor. Kendilerini Sünni Arapların koruyucusu olarak gören Suudi yönetimi eğer isterse Hariri'yi ikna edip Lübnan'daki krizi sona erdirebilir ancak İran'ı rakibi olarak gördüğü için krizin bitmesini istemiyor.
Krizin sona ermesi için Türkiye ve Katar'ın taraflarla görüşerek iyi niyetli çalışmalar yapması maalesef bir sonuç elde edemeyecek. Zira, Ortadoğu'yu ateşe vermeyi kafasına koymuş İsrail'in İran'a engelsiz saldırabilmesi için Lübnan'ın istikrarsızlığa düşmesi gerekir. Bir yandan Darfur'daki Hartum karşıtı örgütleri silahlandıran, daha bağımsızlığını ilan etmeden Güney Sudan'a helikopter satan İsrail, İran'a vurmak için Hizbullah'ı ise silahsızlandırmak istiyor. Bunu başaramayacağını bildiği için de Lübnan'ın iç savaşa sürüklenmesini en geçerli seçenek olarak görüyor.
İsrail bir yandan İran'a saldırı hazırlığı için Lübnan'la uğraşırken, diğer yandan Arapların dikkatini başka tarafa çekecek bir başka planı da Güney Sudan'da devreye sokuyor. İsrail, kendisinin yaşaması için çevresindeki bölgenin istikrarsızlığının gerekli olduğunu düşünüyor. Güney Sudan'daki ayrılıkçı güçleri başından beri destekleyen İsrail, bağımsızlığını ilan etmesi an meselesi olan Güney Sudan'a daha şimdiden milyarlarca Dolar değerinde silah satmaya başladı bile.
Bu silahların ne amaçla satıldığı ve alındığı belli. Zengin petrol yatakları ve Nil nehrinin büyük bölümüne sahip Güney Sudan ile Sudan ve Mısır yakında karşı karşıya gelebilir. Böyle bir savaş, İsrail'i Ortadoğu'da belli bir süre rahatlatacak ve büyük ihtimalle 'Müslümanların Hıristiyan olan Güney Sudan'a saldırdığı' propagandasını yaymaya çalışacak.
Böyle bir propaganda Batı'da başarılı olursa İsrail'in İran'a vurması da Batılıların gözünde meşruiyet kazanmış olacak. Ama önce Lübnan'ın halledilmesi gerekiyor. Bakalım, bu süreçten kim kazançlı çıkacak?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



