"Ben ne yaptımsa Allah rızası için yaptım ve yapacaklarım da mahzâ Allah rızası için olacaktır..." Merhum Prof Dr. Necmeddin Erbakan
Ümmetin de milletimizin de zaman-zaman dara düştüğü günler olmuştur.
İnsanlık ne zaman dara düşmüş ise İlahî himaye tecelli etmiş, kurtuluşun müjdecisi imdada yetişmiştir.
İnsanlığın en karanlık ve zulme en teşne günleri ancak Nebiyy-i Zîşan efendimizin teşrifiyle aydınlığa ve adalete kavuşabilmiştir.
O'nun mübarek işaretlerini hayat nizamı haline getirmiş olan toplumlar ömürleri boyunca âsûde yaşamış, hak ve özgürlükleri konusunda hiçbir sıkıntıya maruz kalmamışlardır...
Yirmici asır, ümmet ve Millet hayatımız açısından ibret ve tecrübelerle doludur. Ders almak bakımından örneklemek isteyecek olursak: Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, Milli İrade...gibi kavramlar "kurtarıcı kavramlar" olarak takdim edilmiş ve lâkin hiçbirisinin kurtarıcılığı anlaşılamamıştır.
Hatta kimi zaman bu kavramlar yürürlükte olduğu halde dahi mutlakıyet, istibdat dönemleri mumla aranır olmuştur.
1950'li yılların başlarında kısmî ve nispi rahatlamalar ise bir takım "siyasi hesaplara" dayalı olduğu için hem tatminkâr olmamış, hem de dayatmacı, jakoben devlet kadrolarının keyfine tâbî tutulmuştur.
1952 senesinde DP en kudretli dönemindedir. Kayseri Cami-i Kebirinde ders okumaktayız. Hocamız -"Kiraz zâde Ahmet efendi."- hocalarımızın cümlesine C.Allah rahmet eylesin.
Bu mübarek hocamız Kayseri'nin eşrafından, âlimlerinden ve o günün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekillerinden merhum İbrahim Kirazoğlu'nun da pederleri idi.
Bir ders takriri esnasında polis baskın düzenledi Hocamızı da karakola götürdü.
Zaman-zaman düşünmüşümdür: 1950 öncesinde jandarma baskın yapardı. Bu dönem istibdat dönemi olarak takdim edilir, baskı ve zulümlere mazeret aranırdı. Pekiyi ama Demokrasinin varlığından söz edilen ellili yıllardaki baskınlar neyin nesi idi?..
Bu hışım ve mütedeyyin Müslüman'a yönelik bu amansız husumet neden di?.. Demokrasi, hukukun hakimiyeti, laiklik, cumhuriyetin temel ilkeleri Anayasal teminat altına alınmamış mıydı?..
Kâğıt üzerinde alınmıştı. Hatta uluslar arası arenalarda sıkça muhabbeti de edilmekteydi. Zamanın iktidarları bunlardan da kaytarmasını biliyordu.
Bu saydığımız kavramların tek başlarına var olmalarının bir işe yaramayacağı kerrat ile görülmüşken, kuru satırlara bağlanmanın faydasızlığı arada bir anlaşılır olmuştur.
Merhum Hocamızın öncü ve önderliğinde anlaşıldı ki, hem "meydan-ı celadete, hem de ülkenin istiklalini koruyacak olan cihat ruhuna" ihtiyaç vardır...
Ve Hocamız diyordu ki: "Biz öyle bir ümmetiz ki insanlığı hayra çağırmalı, marufu emretmeli, kötülükleri de yasaklamalıyız..."
"Kırk yıldır "emr-i bil mâruf" yapıyor olmamız bundandır."
"Bin yıllık tarihimize aykırı uygulamalara karşı çıkışımız sorumluluğumuzun gereğidir."
Fert başına düşen milli hasılanın şu kadar veya bu kadar olması, bizi ezen meselelerin ortadan kaldırılmasına yetmiyor.
Kırk yıllık emeğin hasılası olan: "Yaşanabilir bir ülke; Yeniden büyük Türkiye; Yeni bir dünyâ düzeni..." Kurulmadıkça yalınayak-yetim çocuklar hasta analarına ilaç yetiştirebilmek için kar ve buz üzerinde düşe kalka koşmaya devam edeceklerdir.
Bugünün iktidarının işsizlik, üretim, iç ve dış borçtan kurtulma... gibi bir derdi yok; hatta bunlar iktidar için sıradan birer mesele bile değil. İktidar, "yevmün cedit, rızkun cedit" felsefesi içerisinde gününü gün etmektedir.
İnsanlık bu acıların emsalini kerrat ile yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor.
İnsanlık aleminin boy gösterdiği ve "dünya" denilen sirke bir bakın, güçlülerin güçsüzler üzerindeki tahakkümünü, hatta tahakkümden de öte, "yok etme hak(!)" anlayışını açıkça göreceksiniz...
Amerika Birleşik Devletleri'nin geçmişteki saldırısına karşı milletçe omuz-omuza kıyam edip karşı duran Libya halkının şimdi ABD'ye dâvetkâr olması, her ülke halkının merhum Erbakan hocamızın, "yeni bir dünya düzeni" ilkesini bir kerre daha anlayıp özümsemesini gerektirmiyor mu?..
Hocamız Rabb-ü Rahman'a kavuşmuştur, O'nun da bağlı olduğu temel ilkeler ilânihaye bâkîdir. O'nu kaybetmiş olmak, ilkelerine daha da sıkı sarılmayı gerektirir ve o ilkeler mutlaka bir gün iktidar olacaktır...
Hocamızın hedeflediği amaçlar mutlaka gerçekleştirilecektir. Bu amaçları gerçekleştirmek bize ve sizlere düşmektedir. Bu umut ve bu özlem yalnız bizlere mahsus olmayıp, aklı başında ve idrak sahibi her kesin umudu ve beklentisidir... Hatta en kritik konularda bile: "Kürt' ile Türk, Millî Görüş şemsiyesi altında bir araya gelebiliyordu. Kimliğim net diyordu. Avrupalı değilim. Batıcı değilim, AB'ye ihtiyacım yok. Müslüman'ım, Doğuluyum, Osmanlı mirasını temsil ediyorum. Devamlı biçimde kimlik krizi yaşanan bir ülkede rahatlatıcıydı bu netlik. Biz kimiz? Hâlen buna karar vermiş değiliz. Doğulu mu, yoksa Batılı mıyız? Müslüman mıyız, yoksa laik miyiz?.."
Dış politikada da netti. İslam Birliği... İslam Savunma Paktı, Müslüman ülkeler arasında müşterek para birimi, İslam ülkeleri arasında kültür birliği...
Şimdi etrafımızda nifak, fitne ve çıkar dolapları döndürülürken bu tereddüt niye!?.. Ve kurtuluş reçetesi Milli Görüş'te iken...
Kırk yıl Hocamızın yanı başında bulunmuş bir kardeşiniz olarak, sorumluluğumun gereğine de kulak vererek, Saadet partimizin Büyük Kongresi öncesinde herkesi, özellikle de "Milli Görüş'ün havasını" birlikte teneffüs ettiğimiz kardeşlerimizi yuvaya davet etmeyi borç sayıyorum. Bu davete icabetin de, kardeşlerimiz tarafından borç telakki edileceğini umuyorum!..
Bu çığırı açmış olan hocamızın, tüm geçmişlerinin ve tüm geçmişlerimizin, davaya katkısı olan herkesin makamı âlî olsun!..
Allah bes, bâkî heves...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




