İnsan ilginç ve ilginç olduğu kadar da gizemli bir varlıktır. İlginçliği bilinmezliğinin yanı sıra sürekli "arayış" içinde olmasından kaynaklanmaktadır. Arayış içinde olmanın motorunu da "merak" oluşturmaktadır. İnsandaki "merak duygusu" ona bitmez tükenmez bir enerji sağladığı gibi maddî ve mânevî hayatını da motive etmektedir. Hayatı hem çekilir hem riskli hem de yaşanılır kılan da bu duygudur.
Kâinat Mevlâ'nın yarattığı bir leylâdır. İşte büyük bir aile olan insanlığın "ev"i kâinattır. Uçsuz bucaksız bir varlık olan kâinat da içinde barındırdığı leylâlarla gizemli bir olgudur. Keşfi konusunda evren milyonlarca yıldan beri ve milyarlarca insan için bilmece olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Kâinatın bir parçası olan dünyamızın da öylesine ilginç bir yapısı var ki elle tutuyor, gözle görüyor; üzerinde yaşıyor, hayatiyetimizi devam ettirebilmek için yediğimiz içtiğimiz herşeyi oradan temin ediyoruz. Fakat bütün bu olup bitenlerin ne olduğunu ve ne olacağını anlamakta güçlük çekiyoruz.
Bilinmezliğini muhafaza eden dünyada biz de kendimize özgü bir "dünya" oluşturmuşuz. Burada bazan mutlu oluyoruz, bazan hüzünleniyoruz, bazan da kahrediyoruz: "Batsın bu dünya!" diyoruz. Aslında batmasını istediğimiz için değil kahrımızdan söylüyoruz bunu elbette!
İç dünyamıza dönüp baktığımızda da, her gün yaptığımız ve hatta sıradanlaştırdığımız hal ve hareketlerimizi tam anlamıyla adlandırdığımızı da söyleyemeyiz. "Niçin bu hareketi yaptın?" "Niçin böyle söyledin?" diye biraz üzerimize gelindiğinde, vereceğimiz cevap mesnetsiz bir şekilde "Bilmiyorum, yaptım işte!" oluveriyor.
Öylesine ilginç bir dünyada yaşıyoruz ki, olanlarla yetinmeyip merakımızın kamçıladığı kadarıyla düşünce düzeyimizi yükseltmek istediğimizde de adımız "filozof"a çıkar. Şartları biraz zorlamaya kalkarsak, bu sefer de bu adam "kafayı yemiş" derler! Bütün bunlara rağmen anlı şanlı düşünceler de üretsek, düşünedüşüne kafayı da yesek, geriye dönüp baktığımızda bir arpa boyu yolalamadığımızı da görmeyiz. Ne üzerine bastığımız hatta kızdığımız zaman tekmelediğimiz toprağı keşfedebilmişizdir ne de tekmeleyen insanın ruh halini!
İnsanın merakı bazan başına onulmadık haller ve umulmadık işler de açıyor. Merak yüzünden insan bazan bir kuyuya düşüyor, bazan gök yüzüne fırlıyor. Bazan elindekini kaybediyor, bazan da kendi çapını da aşan umulmadık başarılar elde ediyor. Bu duygulardır insanı kâşif yapan, haz veren buluşlara imza attıran! Arama olgusunun bir neticesi olan "buldum" feryadı da merak duygusunun bir tezahürüdür. İnsan ölümsüz olmaya odaklı olduğu için, bilerek veya bilmeyerek yaptığı bütün eylemlerinde hep bu düşüncenin uzantıları hâkimdir.
İnsanın "soy"unun devamı anlamında "çocuk sahibi" olma arzusu da içgüdüsel harek etetmiş olmanın ötesinde, ölümsüzlüğe koşuşunun kilometre taşlarından birini oluşturur. Hayatı boyunca büyük zahmetlere katlanarak gerçekleştirdiği yapıp etmelerinin "evlât" odaklı oluşu da bunun tipik birgöstergesidir.
Gaye, ister neslinin devamı için evlât sahibi olmak, ister "kalıcı eser" bırakmak olsun aslında bunlar da insanın "merak"ını tatmin etmemektedir. "İnsan ölesi değil!" diyor ya şair, insanın bu "ölümsüzlük"arzusunun gerisinde türlü türlü istekleri gözlemlemek mümkündür. "Bunları niçin yapıyorsun?" diye sorulduğunda "Evet, bunları şunun için yapıyorum" demesi de mümkün değildir. Hatta bazan bunları içgüdüsellikle açıklayanlar bile olmuş ve olacaktır.
Adına "kültür ve medeniyet" diyerek çıtasını yükselttiğimiz aktivitelerimizin temelinde de devamlılık ve ölümsüzlük arzusu vardır. Kâinatın ihtişamı insanı tahrik etmektedir. İnsan buradaki güzelliği taklit ederek, kendini pay sahibi olarak görmektedir. Hatta kâinatın doğal dengesini bozma pahasına da olsa "büyük işler, büyük projeler" yapmaya kalkışmaktadır. Bazan zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak adına yerin altına doğru inerken, bazan da göklerin yüksekliğini ve derinliğini hedef tahtasına koymaktadır.
Kâinatta, insanın kendisi de dahil olmak üzere, ne kadar kıymetli olursa olsun yaptıklarının hiçbiri vazgeçilmez değildir. Hani birileri birilerini kolayca harcamak istediği zaman, "Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur" der ya, işte hayat böyle vazgeçilmez sanılan vazgeçilebilirlerden oluşmaktadır aslında.
Geçmişte nice uygarlıklar kurulmuş, her biri mîâdını doldurunca yıkılıp gitmiştir. Şimdi onların yerlerinde yeller esmektedir. Bu yüzden nice hazineler gizlidir toprağın bağrında! Çünkü insanın yaptığı hiçbir eserde ebedîlik yoktur.
Durum böyle iken, "Geçmiş medeniyetlerin kalıntılarına bakarak geleceği anlamlandırabilmek için ne yapabilirim?" sorusuna verilecek cevabımız da yoktur. Zaten bu medeniyetlerin varlıklarını sürdürmeleri imkânsızdır. Çünkü hayat kendini yenilemek zorundadır. Sonradan var olan mutlaka "yok"olmaktadır. Buna rağmen biz üzerimize düşeni yapmayı vazife bilmekteyiz ve büyük bir şevk ve heyecanla yeni olduğuna inandığımız eylemleri yapmaya devam etmekteyiz.
"İçgüdü"önemli bir olgudur, elbette insanın da içgüdüsü vardır. İnsanın içgüdüsü insana özgüdür ve idraki olan bir içgüdüdür. Şuur ve idrak gibi olgular insanın içgüdüsünün insanîleşmesinin en önemli unsurlarıdır. Gelecek umuttur. "Yaşama arzumuz" ve her an taze bir oluşuma vesile olacak heyecanımız vardır, merakımız da bu yüzdendir! Bu yüzden Leylâ'yı da Mevlâ'yı da merak ediyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



