"Dervişler uçan kuşlar
Deniz kenarın kışlar."
"Ağar pervaza kuşlar
Tesbih okur ağaçlar". (Yunus Emre)
Eski İstanbullular, çaylakları İlkbaharın müjdecisi sayarlarmış. Onları görür görmez baharın coşkusuna kapılırlarmış. Yine eski İstanbullulara göre leyleklerin İstanbul'dan göç etmesi Sonbaharın işareti sayılırmış. İş bununla kalsa iyi. Yine eski İstanbullulara göre, leylekler İstanbul'da bir mekâna uğrayıp öyle göç eylemine girişirlermiş. Bu mekân, Eyyup Sultan Hazretlerinin türbesi imiş.
Ebu Eyyub El-Ensari'nin türbesine uğrayan leylekler, sonra en kayrılmış mekân olan Kâbe'ye doğru umre yapmak için kanat çırpmaya başlarlarmış.
Rivayet bu. Eski İstanbullular söylemişse doğruluk payı büyüktür. Tabii Leylekler hep sonbaharda umre yapacak değiller ya. Bazen hac mevsimi sonbahara denk gelince kuşlar önce Eyyup Sultan'a uğrayıp, bu defa da hacca gitmek için Kâbe'ye doğru yola çıkarlarmış.
Durduk yere kuşları ve Kâbe'yi konu edinmiyorum elbet. Bugünler de Müslüman kardeşlerimizin hac yolculuğuna çıktıklarını görünce onlara imreniyor, gıpta ediyor ve ne kadar şanslı olduklarını düşünmeden edemiyorum. Bir kuş misâli Kâbe'ye, Mekke ve Medine'ye koşuyorlar.
Bu, ne kadar güzel, ne kadar anlamlı ve kutlu bir yolculuk değil mi?
Hac mevsiminde Kâbe'yi tavaf etmekten, Resûlullah'ın mezarını yüz sürmekten daha güzel ve daha sevimli ne olabilir?
Ne diyelim, Allah bizlere de nasip etsin ve kardeşlerimizin haccını makbul eylesin...
Tekrar kuşlara dönersek;
Tarihte Kâbe'de başka kuşlar da var olmuştur. "Ebabil Kuşları"dır bunlar. Kutsal kitabımız Kur'an'da bu kuşlar şöyle anlatılır:
"Onların üzerine Ebabil (sürü, sürü) kuşlarını gönderdi. Onlara "pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları" atıyorlardı. Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı." (Kur'an, 105, 3-5)
Bu kuşlar farklı kuşlardır.
Bu kuşlar, ötelerin ötesinden gelip yürek ülkelerimizde sevdayı ateşleme cehdinde olan ve aşk iklimlerinde yüreklere zarifliği, narinliği yaymaya çalışan rahmet kuşlarıdır. Kanatlarını koruyucu ve kollayıcı biçimde açarak bütün insanlığa esenlik götürmek isteyen merhamet kuşlarıdır. Şayet bu kuşlar yeryüzünde uçarlarsa, kanat çırpışları yeryüzüne bin renkli melodiler sunacaktır. İşte o zaman ağaçlarımızda, dağlarımızda, ovalarımızda bir bahar ülkesinin cıvıltıları duyulacak, bin bir renkli çiçekler yeryüzünü tutacaktır. Ağaçlarda ise kuşlar özgürce yuva yapacaktır.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek de kuşlarla ilgili bu anlattıklarımızdan mülhem olsa gerek ki, mısralarında bizi kendisiyle arkadaş olup, dağları omuzdaş edinerek dünyayı seyre çıkmaya çağırır. Fakat bu seyre çıkış gözü pekliliği gerektirir. Çünkü yılanlar, çakallar, baykuşlar vardır bu yolculukta. Ama bir yandan da "Hicret eden kuşlar."
"Öttürüp bir ıslık,
Yılanları çağıralım
Peşinden çığlık çığlık,
Çakalları çağıralım,
Ötelim baykuşlarla.
Kızıl akşamüstleri,
Hicret eden kuşlarla,
Sema, deniz ve yeri,
Çepeçevre, iklim iklim,
Dolaşalım, gezelim."
Üstad Necip Fazıl'ın bu çağrısına icabet etmek ve onunla dünyayı seyre çıkmak gerekmektedir. Çünkü bu seyir, güneşi seyre çıkanların seyridir. Bu seyir serüveninde zikirle donanmak, gül ve sümbülü hırka edip, sular ve kuşlarla halkalanmak vardır.
"Sürgün ülkeden, başkentler başkentine" yolculuğa çıkan Şair Sezai Karakoç ise mü'min olmanın engin ürpertisiyle donanarak dünyadaki sürgünlüğünün serüvenini anlatıp, en sevgilinin kapısına varıp affı için içli yakarışlarda bulunur:
"Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da"
İslâm'ın dirilişinin bu yorulmaz savunucusu, şiirinin sonlarına doğru dünyadaki sürgünlüğünü bir kez daha vurgulayıp, yine "En Sevgiliye" teslim olarak şiir denizinde yol almaya devam eder:
"Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır.
Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır."
Şair İsmet Özel'in mısralarında ise kuşlar farklı bir biçimde kanat çırparak, gizemli kavisler çizip narin bir hüviyete bürünürler:
"Genç kızlıkla yarışan güvercin kanatları denize uygun adımlarla ilerler artık...
Ve o ayakları dayanaklı serçeler ezgilerimin son mızraklarıdır.
Bitmeyen sığınağıdır ellerimin."
İsmet Özel bir başka şiirinde "Gececil kuşların ürkmediği aydınlıktan" bahseder. Bir mısrasında da "leş yiyen akçıl kuşlarını sever". Kimi zamanda "bereketli kuşları serper ayaklarına..." Buna karşın her canlı gibi sonunda kuşlar da ölür... Nitekim "Erbaîn" de bu ölüm şöyle anlatılır:
"kuş düşünce damdan
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
kuş öldü herkes mi arıyor
gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor
onun gözlerini satılan çarşılarda
kuş öldü kanadının altındaki o yara
yağmurun karanlığını getiriyor geceye
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye
kuş öldü.
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce..."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



