Her bilim, birisinin çıkıp her gün karşılaşılan ve olağan bir şeye şaşmasıyla doğar. Ünlü dilbilimci Prof. Dr. Walter Porzig, Dil Denen Mucize isimli kitabında böyle diyor ve ekliyor: "Matematik nasıl bütün fen bilimlerinin temeliyse, dil bilimi de aynı anlamda bütün manevî bilimler için temel bilimdir." Daha önce Dönüştüren Düşünceler (2006) isimli bir derleme kitabı hazırlayan Osman Toprak, İbrahim Tenekeci'nin de o zaman temenni ettiği gibi 'dil üzerine' esaslı ve anlamlı bir kitap ile yeniden karşımızda.
Osman Toprak'ın Profil Yayınları'ndan (Ekim 2009) çıkan kitabına isim olarak Dil ve İmkân'ı seçtiğini öğrenince hemen aklıma Mehmet Kaplan hocanın Kültür ve Dil isimli eseri geldi. İçten bir temenniyle dedim ki; "İnşallah bu kitap da diğeri gibi temel bir eser haline gelir."
23 Ekim'de İzmit Anadolu Gençlik Derneği'nin misafiri olarak Kocaeli'ne gelen Osman Toprak'ı kitabının çıktığı hafta dinleme ve kendisine kitap imzalatma imkânı bulduk.
Söyleşi sırasında sık sık 'bir kuşatma altına alındığımızı, dil merkezli olan bu kuşatmanın aslında tamamen bir kültür meselesi olduğunu' vurgulayan yazarın kitabını da bu sıkıntının dışa vurumu olarak değerlendirebiliriz. Ne de olsa; "Dil, kendinden önce oluşan düşünceyi bir kalıba sokar ve onun diğer insanlara aktarılmasını sağlar. Bu sözlü veya yazılı dil olabilir."
Dilimizde başka hangi dilden kaç kelime varsa, biz o dillerin o kadar esiriyiz diyen yazar, yozlaşmanın had safhaya çıktığı bu dönemde herkesi dikkatli olmaya çağırıyor.
Dil meselesine, âmânın parmak uçlarıyla yolunu bulması gibi dikkatle yaklaşmamız gerekir. Böyle hassas bir kitabın yine böyle hassas bir kişi tarafından yazılması da meselenin hakkını verme konusunda içimizi rahatlatıyor.
Dilsel kuşatma ve önlemler
Paul Valery'ye göre; "Aslan vücudu yediği hayvanlardan oluşur. Diller de diğer dillerden aldıklarıyla oluşur. Ama nasıl ki aslan yabancı bir madde yediği zaman hastalanır ve hatta ölür. Diller de özümseyebilirlerse dışarıdan bir şeyler almalıdır. Yoksa asimile olurlar." Millî varlığa uygun olmayan yabancı kültürler (kelimeler) de milletleri rahatsız eder.
Osmanlının son demlerinde en çok rağbet edilen dil Fransızcaydı. Hatta sadece İstanbul'da beş ayrı Fransızca gazete basılıyordu. Fakat Millî Mücadele döneminde en çok darbeyi de Fransızlardan yedik. Şimdiki İngiliz(ce) hayranlığı ve -ne acıdır ki- zorunluluğu, kimlere karşı dikkatli olmamız gerektiğini de işaret ediyor. Unutmayalım; İngilizce sadece İngiltere'de değil, 'okyanus ötesi'nde de konuşuluyor.
Rothacker; "Bir kültür (üslûp) değişmesinin olduğu her durumda bir kriz vardır" der. Yaşadığımız kültürel ve kuşaklararası çatışmanın temelinde de nesillerin birbirlerini anlamaması yatmaktadır. Dil konusunda devrimci bir üslûpla yenilikler getirmeye çalışanlar, insanın seneden seneye kendini anlamamasına yol açıyorlar. Kelimeleri, kavramları dönemsel olarak öğrenen ve yirmi sene önce özümsediği bir kitabı şimdi anlayamayan bir nesil ile karşı karşıyayız.
Örneğin; 'nobran' kelimesini bir reklâm aracılığıyla duyan ve şimdi sorsanız belki 'o da nesi' diye soracak olanların sayısı hiç de az değildir.
Dilimizin temelini sağlamlaştırmamız elzemdir. Temel iyi olursa üstündeki yapı da sağlam olur. Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil kitabında şöyle diyor: Ekinler ekilir, yetiştirilir ve biçilir. Fakat şuna dikkat edilmesi gerekir; ne tohumlar ne de toprak yeniden icat olunur, onlar ancak ıslah edilir, seçilir ve beslenir. Aynı millet binlerce yıl çok sayıda devlet kurduğu halde hala ayaktaysa, aslolan devlet değil, millettir. Milleti ayakta tutan ise kültürdür. Kültürün ana kaynağı da dildir. Kültür milleti, millet de devleti oluşturur. Ama ne devlet milletten ne de millet kültürden üstündür.
Dilsel kuşatma hakkında 'Dil ve İmkân' konusunun önemini Mehmet Kaplan'ın şu ifadeleri de belirtiyor: Ruslar Türkiye'ye bir istila ordusu gönderecekleri yerde, kendi ideolojilerine göre yetiştirdikleri Nazım Hikmet'i ve diğer Marksist yazarları ve propagandacıları göndermişlerdir.
Diğer bir örnek: Arap (Kur'an) harflerinin bırakılması Türkiye'de hat sanatının yok olmasının nedenidir. Din, dil ve kültür arasındaki münasebetten doğan fırsatın geriye tepilmesi, dilin imkânlarının törpülendiği acı bir gerçektir.
Devrimciler gibi eskiyi tamamen yok sayarak değil de, olanı korumak şartıyla artık Türkçeye yerleşmiş yabancı kelimeleri kullanabiliriz. Bunları atarak kimsenin kullanmadığı Türkçe kelimeleri dayatmak da mantıksızlıktır. Bu, dilin bir imkânı değil, tamamen ideolojik bir dayatmadır.
Kültürün ana yapısı dildir. Dünyada ortak kültürler olmaması ortak dil olmamasındandır.
Öte yandan hayat şartları (kültür) da dili etkiler. Yazarını hatırlayamadığım bir makalede şöyle deniyordu: İkisinin de su ihtiyacı karşılanacak şekilde yağmur alan bir dağın iki yamacında bile farklı diller konuşulabilir. Çünkü su hayattır. Hayatiyetini sürdürebilen yamaçtakiler, herhangi bir ihtiyaç için karşı yamaca gitmezler. Bunun sonucunda etkileşim olmaz ve farklı dilleri konuşabilirler.
Osman Toprak'ı dinlerken dikkatimi çeken önemli bir husus vardı: Koskoca bir devletten geriye kaleler, köprüler, saraylar kalmaz da bir aşığın duvara kazıdığı bir yazı kalır. Dil, kendini en uzun süre koruyabilen varlıktır. Ama nasıl ki taş duvarlar zamanla un ufak hale geliyor, dil de bozulabilir ve devasa çapta kitaplar, yazılı eserler kültürel manada paramparça olabilir. Her nesil önceki on yılda konuşulan dili anlayamayacak hale geldiyse o eserlerin yok olma süresi de o nispette kısalır.
Dil eğitimi üzerine çalışmaları bulunan Yrd. Doç. Dr. Bekir Savaş, Okuma Eğitimi ve Çocuklarda Dil Gelişimi kitabında şu gerçekliği vurgular: Bir dilin gerçek anlamda var olabilmesi, yani canlı olabilmesi için onu konuşan bir topluluğa gereksinim vardır. Böyle olmazsa binanın çökmesi gibi dil de kendini yitirir.
Dilimizin imkânlarını hakkıyla kullanabilirsek kuşatma karşısında gardımızı alabilir; kültürümüzü, folklorumuzu, sanatımızı, teknolojimizi, bilimimizi düştüğü yerden tutup kaldırabiliriz.
Kitaptan alınan notlar
- Model kelimesini tartışmaya açan yazar soruyor: Eşyaların son model olmasını talep ediyoruz. Fakat arkadaşlarımızın, komşularımızın modelini, seviyesini, kalitesini araştırmıyoruz.
- Tüketmek ile ilgili olarak: İnsanlara tüketici olarak değil de müşteri gözüyle baktığımız zaman ticaret ahlâkını muhafaza ediyoruz diyebiliriz.
- 'Kâğıdın olduğu yerde üçkâğıt vardır' diyen İsmet Özel'i de haklı çıkararak şöyle diyor yazar: Kâğıt ikiyüzlüdür; üzerine ilim de yazılır, onunla kumar da oynanır.
- Yazarın 'kurcaladığı' kelimelerden en çok dikkatimi çeken: Kullanmak; herhangi bir şeyi kullanmak değil de mesela 'Allah'a kullan'mak, ona kul olmak manasında.
- Dilin, kelimelerin namusu vardır ve bunları korumak bize düşer.
- Kelime hangi dilde ikamet ediyorsa orada yaşar. İkametgâhı olmayan bir kelime o dilde yaşayamaz.
- Rahmetli Turgut Cansever'in Kubbeyi Yere Koymamak'ta bahsettiği gibi: Nasıl ki yeni bir bina öncekine göre yapılıyor, yandaki bina yıkılınca onun ruhu yeni binada kalıyorsa yeni kelimeler de eskisinden bir iz muhakkak taşır.
- Yazar, Osmanlı Devleti'nin Dünya Savaşı'nı nasıl kaybettiğini iki kelimenin (ittifak ve ihtilaf) kökenine inerek harika bir şekilde tespit ediyor.
"İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, borç alır, mahsul toplar gibi kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millîleştirerek kendi kelimeleri yaparlar. Biz bunlara öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi, fethedilmiş kelimeler diyoruz." (Nihad Sâmi Banarlı)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



