Son yıllarda Türkiye'de en çok gösterilen yabancı filmler Kürt sinemasına ait...
Sizce nasıl bir cümle oldu? Türkiye'de çekilen bir filme neden 'yabancı film' denir ki? Böyle söyleyen kimse var mı, bilmiyorum. Ben bu konuda ne düşünüyorum, o da çok net değil. Zira zihnimizde oturacak bir Kürt sinemasından henüz bahsedemiyoruz. Ve daha önemlisi, Türkiye'de çekilen bir filmin Kürt sinemasına ait olduğunu gösteren unsur ne olacak? Bu net mi? Filmin Kürtçe olması şart mı? Kürt kimliğini veya bir Kürt'ü konu alması kafi mi?
Ülkemiz sineması açısından bu sorulara cevabı çok sağlıklı bir şekilde veremiyoruz. Misal, Yılmaz Güney, Türkiye'deki Kürt sinemasının ilk temsilcisi olarak kabul edilir. Ama filmleri Türkçe'dir. Ayrıca Kürt kimliğine dair aleni bir belirti göremezsiniz. Sebebi ise yasaklardır. Bu memlekette Kürtçe konuşmak, filmlerde bundan bahsetmek yasaktı bir dönem. Kanuni olarak sorun kalmasa da psikolojik olarak toplumsal düzeyde meselenin aşıldığı söylenemez.
"Türkiye'deki Kürt sineması" ifadesinden de anlaşılacağı üzere Türkiye dışında da bir Kürt sineması olgusu var. Hatta gerçekçi olalım, Kürt sineması olgusu sadece Türkiye dışında var. Türkiye'ye tekrar dönmek üzere şimdi biraz 'diğer Kürt sineması'na bakalım.
Kürt sineması olgusunun nasıl doğduğu, Kürtlerin toplumsal hayatlarıyla ilgilidir. 1926 yılında Ermenistan'da çekilen ve bir Kürt kadınının ele alan Zare adlı film, tarihte Kürtleri konu alan ilk film olarak kabul ediliyor (Hamo Beknazaryan imzalı film geçtiğimiz yıl Türkiye'de gösterilmişti). Görüldüğü üzere film Ermenistan'da çekiliyor. Bir Kürt kadından bahsediyor olması, Kürt sinemasının başlangıcı olarak görülüyor. Ancak Kürtlerin bir devleti yok. Devletsizlik, yoksunluk demektir. Bu yüzden 1990 sonrası dünyada çıkışa geçen Kürt sinemasında genellikle bu 'yurtsuzluk' vurgusunu görürsünüz.
En ünlü Kürt yönetmen hiç şüphesiz İranlı Bohman Ghobadi'dir. Sarhoş Atlar Zamanı ile üne kavuşan Ghobadi, son olarak Yarım Ay'ı çekti ve film, ayrılıkçılığa yol açma suçlamasıyla İran'da bir dönem yasaklandı (Hâlâ yasaklı olup olmadığını bilemiyorum).
Müjde Arslan'ın derlediği "Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm" adlı kitap, Kürt sinemasını konu alan ülkemizdeki ilk eser. İlk baskısı 2009'da yapılan kitapta, İranlı meşhur Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin bir röportajı yer alıyor. Rahul Hamid'in yaptığı röportajda Ghobadi, kendi sinemasının Kürt'lük nazarını anlatırken şunları söylüyor:
"Ben bir İran Kürdüyüm. Fakat Suriye, Türkiye, Irak ve İran topraklarında yaşayan 40 milyon Kürt var. Bu bölgenin hepsini birlikte düşündüğümüzde var olan sinema salonlarının sayısı sekizi ya da dokuzu geçmiyor. Ben Kürtler hakkında film yapmaya başlayana kadar Kürtler beyaz perdede hiç görünmemişlerdi. O yüzden benim eserlerim Kürtleri çok gururlandırıyor, o yüzden beni ellerinden gelen bütün imkân ve çabalarla destekliyorlar."
Ghobadi'nin, "17 yaşıma geldiğimde iki savaş, bir devrim ve pek çok arkadaşımın öldüğünü görmüştüm" sözleri de Kürtler'in ruh halini yansıtan önemli ifadelerden.
Ghobadi filmleri Farsça. Demek ki bir filmin dilinin Kürtçe olması, o filmi Kürt sineması kategorisine koymaya yetmiyor. Önemli bir madde fakat yeterli değil. En azından başlı başına bir sebep olamaz. Buna rağmen Kürtçe film yapılabiliyor olması, Kürt sineması denen olgunun Türkiye'deki belirtisidir. İlk Kürtçe film olan Min Dit'in 2009 yılında çekilmesinin ardından özellikle bu yıl çok sayıda Kürtçe film vizyona giriyor.
Bu yazıyı kaleme almama vesile olan Meş (Yürüyüş) filminin basın gösterimi de bu hafta yapıldı. Uzun uzadıya filmi ele almak istiyordum. Lakin izledikten sonra ancak böyle bir değerlendirme yazısının parçası olabildi.
Çok fazla uzatmadan asıl meseleye gelmek istiyorum. Türkiye'de Kürt sinemasının son (ancak en aleni) belirtileri olan filmler, kendilerini belli bir çembere hapsediyor. Bununla da kalmıyor, bir başka çembere girmemek için de ayrıca bir imtina gösteriliyor. İçine hapsolunan çember politik didaktizmi doğuran 'propagandist yaklaşım' (elbette Kürt siyasetinin ve örgütün propagandası), kaçınılan diğer çember ise 'inanç'.
Düşünsenize; Kürtlerden bahsedeceksiniz ve inançlarına yani İslami hassasiyetlerine 'bulaşmaktan kaçınacaksınız'. Bu en basit tabiriyle körlük oluyor. Birçok ortamda/mecrada defaatle dile getirdiğim gibi; Türkiye'de Kürtlerin baskı/zulüm görmelerinin önemli bir sebebi inançlarıdır. Bu ülkede Müslümanlar cumhuriyetle yaşıt bir zulüm altında yaşıyor. Kürtler ise Müslüman oldukları için gördükleri zulme ek olarak Kürt oldukları için de zorluklarla karşı karşıyalar. Ve Kürtlerin Müslümanlığı da 'koyudur'. Dindardır yani Kürt halkı. Böyle bir gerçek aşikar şekilde ortadayken Kürt sineması adına perdeye gelen eserler neden körlük barındırıyor. Aslında cevabı açık; Kemalistler neden uzak durmak istiyorsa, ondan. Ne acıdır ki kendilerinin 'devrimci' olarak nitelendiren Kürtler, Kemalistlerle aynı cenahta saf tutuyor. Devrimcilik adına Marksist, Leninist ya da her ne 'ist' namına olursa dini belirtilerden uzak duruluyor ve elbette aksi manaya gelecek kodlarla filmler bezeniyor.
Bu uzun bir konu. Birçok boyuta sahip. Bir köşe yazısıyla izah etmekte zorluk var. Daha sonra da bu konuya dönmek üzere son olarak Kürt sinemacılara sesleniyorum ki; kaçındığınız nokta sinemanızı besleyecek bir derya. Görmezden gelmeniz sadece sinemanızı zayıflatır ve bu propagandist yaklaşımın sonu sinemasal yokluğa varabilir. Kürt milletini, asırlardır parçası olduğu değerlerinden 'beri' göstermeye çalışmanın kimseye bir faydası olmaz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



