Küreselleşme süreci iletişim, ulaşım gibi alanlarda çok önemli gelişmelere neden olurken beraberinde çok ciddi sorunları da getirdi. Bunların başında gelir dağılımındaki adaletsizlik var. Küreselleşme süreci, bu süreci yönetenlerin yanlış uygulamaları sonucu devamlı gelişmiş ülkelerin, küresel egemen güçlerin lehine işledi.
Refah bir avuç küresel gücün arasında paylaşıldı. Çok uluslu şirketler aracılığıyla piyasalara hakim olan bu güçler, dünyanın ürettiği katma değerin çok büyük kısmına sahip oldular. Zaten dengesiz ve adaletsiz olan gelir dağılımı, küresel sürecin yanlış yönetilmesi neticesinde daha da kötüleşti. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bu adaletsizlikten çok ciddi oranda etkilendi. Bu ülkeler kendilerini toparlama imkanı bulamadı, ekonomik olarak gelişme gösteremeyince demokratik atılım yapma olanakları da olmadı. Yoksullukları arttı, özgürlükleri azaldı, umutları tükendi.
Küresel sürecin yanlış yönetildiği geç de olsa fark edildi küresel güçler tarafından...
Paylaşılmayan refahın, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere vurulan darbenin kendilerine terör ve güvenlik sorunu olarak geri döndüğünü nihayet anladılar. Şimdi nasıl yaparız da bu güvenlik sorunlarını aşarız, küresel sürecin ağır faturasını ödeyen ülkeleri/bölgeleri tehdit olmaktan çıkartabiliriz diye kara kara düşünüyorlar.
Yanlış yönetilen küresel sürecin tüm dünyayı etkileyen bir başka olumsuzluğu da gıdalar üzerinde oldu.
Gıda üretiminde çok ciddi söz sahibi olan gelişmekte olan ülkeler küresel sürecin adaletsiz yapısından etkilenince gıda üretiminde düşüşler yaşandı, verim azaldı, kalite düştü. Bu duruma uzun yıllar seyirci kalan küresel güçler, kısa vadeli çözümlerle bu açığı kapatmaya çalıştılar. Gelecekte dünyanın karşılaşabileceği tehlikeleri görmezden geldiler, küresel sürecin adaletsiz yapısına müdahale etme gereği duymadılar.
Ama bugün öyle bir noktaya gelindi ki, gıda sıkıntısı baş gösterdi. Buğday, pirinç, mısır gibi temel ihtiyaç maddeleri, tüm dünya için eksikliği hissedilen, yüksek talebe rağmen bulmakta sıkıntı çekilen gıdalar haline geldi.
Durum artık öylesine vahim bir hal aldı ki, Dünya Bankası küresel gıda fiyatlarındaki artışa dikkat çekerek bunu dünyanın huzurunu, istikrarını bozabilecek bir tehdit olarak değerlendirdi.
Dünya Bankası'nın verilerine göre geçen yıl gıda fiyatlarındaki artık yüzde 30 oldu. İhracat yasakları ve iklim koşullarındaki olumsuzluklar devam ederse bu artışın süreceğine dikkat çekiliyor. Dünya Bankası'nın raporunda gıda fiyatlarındaki yüzde 30'luk artışın yaklaşık 50 milyon kişiyi en yoksullar arasına kattığı belirtiliyor. Yani gıda bulmakta, karnını doyurmakta zorluk çeken insanların sayısı her geçen gün katlanarak artıyor.
Gıda güvenliği, günümüzde artık her ülke için stratejik bir anlam ifade ediyor. Kendi halkının karnını doyuramayan, gıda temininde başkalarına bağımlı olan ülkelerin bölgesel ve küresel güç olma iddiaları temelsiz kalıyor. Hatta bu ülkelerin bağımsızlıkları ve güvenlikleri de ciddi tehditlerle karşı karşıya kalıyor.
Paranız olsa bile gıda temin edemeyeceğiniz bir dünyaya doğru gidiyoruz.
Açlık, yoksulluk ve bunların beraberinde getireceği kaos, isyan, istikrarsızlık bütün dünyanın önünde duran, çözüm bekleyen en önemli sorunlar...
Türkiye'nin de gıda güvenliği konusunda stratejik kararlar alması, tehlikeyi görmesi, kendisini etkilemeye başlamadan gerekli adımları atmasında büyük yarar var.
Günü kurtarma telaşından kurtulup, geleceğimizi planlamak ve yönetmek zorundayız.
Bunu yapabilmek için de öncelikle siyasi kısır çekişmelerden, anlamsız polemiklerden, yararsız işlerden uzaklaşıp, dünyadaki gelişmelerin bizi nasıl etkileyeceği ve bizim neler yapabileceğimiz üzerinde kafa yormaya başlamamız şart.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



