"Kur'an ve sahih hadislerde aşk kelimesi geçmez; "sevgi" çoğunlukla "hub" ve "muhabbet", bazen da "meveddet" kelimeleri ve bunların müştaklarıyla ifade edilir. Allah sevgisinden çok Allah korkusuna ağırlık veren ilk zâhidler de aşktan söz etmemişlerdir. İlk defa VIII. yüzyılda Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nadiren de olsa aşk kelimesinin kullanılmaya başlandığını gösteren rivayetler vardır."*
Bazı mutasavvıflar aşk kelimesini caiz görmez ve kullanılmasına da karşı çıkarlar. Buna karşın bazı mutasavvıflarda aşk kelimesinin kullanılışını caiz görürler.
"İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'e göre aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhakemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet hâlidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce hâliyle aşk hâli birbirine zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için şuur ve idrak hâlini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya hâkim olmasına fazilet, duygunun akla hâkim olmasına rezilet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hâl olan aşk bu bakımdan makbul bir şey değildir. Gerek iradelerine hâkim olamayıp arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrak hâlini kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat hâlidir. Hâlbuki fazilet ifratla tefrit arasında bulunan itidal hâlidir. Şu hâlde aşk bir fazilet değildir; zira hiçbir şeyin ifratı makbul değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir."**
Aşk kelimesinin kullanılmasını cevaz veren ve savunan sûfiler ise bunu şöyle dile getirip, gerekçelendirirler:
"... Aşk bir fazilettir; hatta Allah'ın yaratıklara bir lütfudur. Prensip olarak her sevgi duygusunun fıtri bir gayesi vardır ve farklı gayeler sevgi duygusunun farklı konularda tezahür etmesini sağlar..."***
"Aşk" kelimesinin dinî bir terim olarak kullanılmasını caiz gören sûfîlerin dayandıkları bazı âyet ve hadisler vardır. Meselâ onlara göre, "İman edenler Allah'ı daha şiddetle severler" (el-Bakara 2/165) âyetindeki şiddetli sevgiden maksat aşktır. Diğer bir âyette de (et-Tevbe 9/24) müminlerin Allah'ı her şeyden çok sevmeleri gerektiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber Hz. Ömer'e, "Ben sana herkesten daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsın" demiştir (Buhârî, Îmân, 8-9; Müslim, İmân, 67-70). Mutasavvıflar bu mânâya gelen âyet ve hadislerden Allah'a ve resûlüne âşık olmanın lüzumu mânâsını çıkarmışlardır..."
Diğer taraftan yine sûfiler ekseriya sevgiyi çeşitli kısımlara ayırırlar, umumiyetle de en son mertebeye aşkı koyarlar, aşkı sevginin en mükemmel şekli sayarlar
Klasik kaynaklarda sevginin dereceleri hususunda ittifak yoktur. Bu yüzden sevginin derecelerinin farklı şekillerde sıralandığı da olmuştur. Fakat mevzu aşkın çeşitlerine gelince, tasavvuf ehlinin ittifak ettiği görülür. Özellikle de "hakikî aşk"tan dem vurulduğunda kanaatler aynı noktada buluşur, örtüşür.
Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, "aşk konusu Türk mûsıkîsinde de önemli bir yer tutmaktadır. Maddî aşkın terennüm edildiği şarkılar başta olmak üzere çeşitli formdaki lâdinî eserler arasında, bazen ilâhî aşkın da ifade edildiği gazel formunun ayrı bir yeri vardır. Dinî mûsıkînin tekke mûsıkîsi kolunda da başta Mevlevî âyinleri olmak üzere riâ't, durak, ilâhi, tevşîh ve bilhassa irticalen okunan kasideler konunun işlendiği belli başlı formlardır. Bu eserlerde ele alınan aşk esas itibariyle tasavvufî-ilâhîdir. Fakat na't ve tevşîhlerde Hz. Peygamberce ve tarikat pirlerine karşı duyulan aşk ve muhabbet de dile getirilmiştir. Mevlevî âyinleri güfteleri itibariyle genellikle Hz. Mevlânâ'nın ilâhî aşkı işleyen âşıkane gazelleriyle, Mesnevî'sinden seçilmiş bu konudaki beyitlerin bestelenmesinden meydana geldiği için hemen tamamen aşk konusunu işler. Bunlar arasında, "Beste-i kadîm" adıyla tanınan ve ilk üç Mevlevî âyininden biri olan hüseynî âyininde yer alan ve daha sonra pek çok âyinde de tekrar edilmiş olan, güftesi Mevlânâ'ya nisbet edilen:
"Âh mine'l-aşk ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
Mâ nazara'l-aynü ilâ gayriküm
Uksimü billâhi ve âyâtihî"
kıtası ile bunun Türkçesi olan mütercimi meçhul,
"Âh güzelin aşkına hâlâtına
Yandı yürek aşk harârâtına
And içerem gayri güzel sevmezem
Tanrı'ya vü Tanrı'nın âyâtına"
kıtası pek meşhurdur ve aşk konusunun âyinlerde nasıl önemli bir yer tuttuğunun da en açık ifadesidir."*****
Bu mısralarla ilgili bir başka ilginç hususiyette şöyledir:
"Aşk konusunun halk arasında nasıl anlaşıldığının en belirgin örneklerinden biri olan bilhassa "âh minel aşk" yazılı levha-resimlerin gergef ile işlenmişleri evlerde, ayna üzerine yapılmışları kahvelerde, boyalı, boyasız el ile çizilmişleri, taş basmaları, yaldızlıları, sülüs ve ta'lik hattıyla veya dallardan yapılmış (hatt-ı şecerî) yazılarla yazılmışları da dükkânlarda görülürdü. Aşk derdine tutulanları temsil eden çift gözlü "ne" harfinin insan gözüne benzetilen gözlerinden akan derya misâli yaşlar (seylâb-ı aşk] bir göl veya deniz meydana getirmekte, diğer taraftan da Ferhad veya Mecnûn gibi aşktan dolayı dağlara düşmüş bir âşığın hâlini anlatmak maksadıyla dağların üzerine resmedilmiş ve kendisi de şekliyle bir dağı andıran ve dağ başına benzeyen bu harfin tepe noktasından tüten dumanlar âşığın aşk elinden yanıp tutuştuğunu, dumanının göklere çıktığını gösterir. Bu yazı-resimlerin hemen hepsinde genellikle ta'lik hattıyla yazılmış:
"Âh minel aşk ve hâlâtihî,
Ahraka kalbî bi-harârâtihî"
Âh bu aşktan ve hâllerinden,
Ateşi kalbimi yaktı"
beyti ve konuyla ilgili başka manzum ve mensur ifadeler yer almaktadır."******
Netice-i kelâm, aşk zorlu bir iş, meşakkatli bir uğraştır... Ancak onu âşıklar bilir ve anlar. Dahası, beşeri aşkı tatmayanların hakikî aşkı tatmaları mümkün değildir...
* Süleyman Uludağ, "Aşk", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s. 11.
** Süleyman Uludağ, agm, s. 15.
*** İlhan Kutluer, "Aşk, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s. 17.
**** Süleyman Uludağ, agm, s. 12.
***** Mustafa Uzun, "Aşk", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s. 21.
****** Mustafa Uzun, agm, s. 20-21.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



