Yüce Allah bütün eksikliklerimize ve kusurlarımıza rağmen, her birimize bir miktar Kur'an'ı anlama kabiliyeti vermiştir. Zaten bu kabiliyeti bize vermese bizi Kur'an'dan da sorumlu kılmazdı. Şu kesindir ki Kur'an'ı anlamak Kur'an'ı yaşama geçirmenin ilk adımıdır.
Kur'an'ı anlamak âlimlere mahsus bir şey olmadığı gibi entelektüel bir faaliyet de değildir. Bilakis Kur'an bütün insanların üzerinde düşünmeleri ve hayata tatbik etmeleri için indirilmiştir. Bu bakımdan insanın kendisine gelen kitap ile ünsiyet kurmak istemesi son derece tabii bir istektir.
İslam'ın makbul kıldığı iman taklidi değil tahkiki bir imandır ki bu da tefekkürle iç içe olan bir imandır. Zira tefekkür olmadan tahkik etmek mümkün değildir. Kur'an yalnızca âlimleri değil tüm insanları tefekküre davet eder. Kur'an'ın istediği insan tipi düşünen insandır. İnsan taassubî olarak düşünmeden, tartışmadan, bir şeye inanırsa karşısına çıkan ilk kuvvetli tenkitte yıkılacaktır. Hele ki bu yüzyılın insanı imanını akli delillerle kuvvetlendirmezse hepten İslam'dan uzaklaşacaktır. Bu bakımdan asrın şartları bazı şeyleri zorunlu kılmaktadır. Nedir bunlar? Eskisi gibi âlimler ne diyorsa onları kabul eden bir nesil yoktur elimizde. Şu durumda dine olan itirazların akli izahlarla çürütülmesi ve şüphelerin yok edilmesi gerekmektedir.
İslam, her çağda yaşanılabilir olma vasfıyla dinamik bir dindir. Bu dinamizmin temelinde ise ümmetin tefekkürü yatar. Modern hayatta ilk defa karşılaşılan bir sorun karşısında İslam'ın her zaman bir çözüm önerisi olmuştur. İşte bu da dinamik düşünme geleneğinin bir meyvesidir.
Bazı çevrelerce öyle yanlış bir anlayış yayılmaya çalışılmaktadır ki; insanların Kur'an üzerine düşünmeleri, onun üzerine konuşmaları sanki hatalı bir davranışmış gibi gösterilmek istenmektedir. Faraza iki küçük çocuğun Yusuf suresi üzerine düşünmesi, oradaki kıssadan anladıklarını birbirleri ile paylaşmaları veya iki meslektaşın bir Kur'an ayeti üzerine sohbet etmeleri çok mu garip bir olaydır? Kur'an başlıca sohbet konularımızdan birisi olması gerekirken Kur'an üzerine konuşmak yanlış bir davranış gibi lanse edilmektedir. Şu durumda Kur'an'ı anlama çabasında olan insanlara tutup da "Kur'an'dan kafanıza göre manalar çıkartıyorsunuz" demek yersizdir. Nitekim Kuran'ın herkesin anlayabileceği muhkem ayetleri ve ilimde derinleşenlerin anlayabileceği müteşabih ayetleri vardır. Sakıncalı olan durum kalplerinde hastalık bulunan kimselerin müteşabih ayetleri yorumlamasıdır.
İnsanın Kur'an'ı içselleştirmesi onu özümseyebilmesi ve ondaki hikmetleri kendisine mâl edebilmesi için öncelikle onu anlamaya çalışması kaçınılmazdır. Kur'an'dan anladıklarını insanlarla paylaşmak isteyen birisi de "bana göre"lerle başlayan bazı cümleler kuracaktır. Her şey Kur'an'da detaylarına kadar anlatılmadığına göre burada insanın din üzerine konuşabileceği bir alanın olduğunu söylemenin neresi gariptir? Üzerinde konuşmaktan bile çekindiğimiz bir kitabı nasıl hayata tatbik edebiliriz ki? Bazı zamanlarda "bana göre" dememek "bana göre" demekten çok daha büyük problemlere sebep olur. Mesela bizler Kur'an hakkında konuşurken eğer söylediklerimizde bir yanlışlık payı varsa, bu tavrımız hatanın Kur'an'a hamledilmesine sebep olabilir. Bu şekilde hiç bilmeyen insanları da yanıltabiliriz. Ama o konuyu "bana göre" diyerek anlatıyorsak, yanlışlıkların kime ait olduğu o zaman besbelli ortadadır. "Bana göre" dedikten sonra da "Allahu a'lem" yani "en doğrusunu Allah bilir" dememiz icap eder. Kanaatimize göre burada yanlış olan tavır "bana göre" ifadesini kullanmak değil "bana göreler"le başlayan cümlelerin doğruluğuna ve yanlışlığına veya dine uygunluğuna bakmaksızın onları toptan reddetmektir. Şayet bu sözler Kur'an'a ve sünnete aykırı değilse, bunların İslam düşüncesi için bir zenginlik olduğunu söyleyebiliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



